28 Kasım 2013 Perşembe

Brezilya formaları hazır

 
Yaza çok var ama her geçen günün bizi Dünya Kupası'na yaklaştırdığını bilmek güzel. Söz konusu Dünya Kupası olunca, onunla ilgili haberlere de duyarsız kalamıyor insan.

Brezilya turnuvada giyeceği formaları tanıttı. Hoş detaylar haricinde bildiğimiz Brezilya. İstisnaları çıkar, 10 yıl öncesinin formasını da koysa kimse yadırgamaz. Bence kötü de değil. Yeniliği severim ama bazı özel şeylerin de sabit kalması güzel oluyor.
 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Oğuzhan Özyakup

 
Guti, Sergen, Fernandes gibi oyuncuları izlemek büyük zevk veriyor bana. Bu adamları özellikle çıplak gözle izlemek bir başka güzel. Seyirci geniş açıdan sahanın neresinde, kim boş görebiliyor ama bunu sahada gören, hatta seyircinin göremediğini gören birini izlemek heyecan verici. Guti, topu aldığında 60 metre öteye adrese teslim gönderdiğinde, ben de ruhumu teslim ediyordum her seferinde. Onun kıymetini bilemedik, Sergen’i çok daha uzun süre beyaz forma siyah şort ile izleyebilirdik, Fernandes’in yarını belli değil. En azından şimdilik tadını çıkaralım.
 
Bu kategoriye koyabileceğim bir başka oyuncu da Oğuzhan Özyakup. Oğuzhan’ı sahada görmek bile mutlu etmeye yeter. Üstelik bu yeteneğin henüz kariyerinin başında olduğunu bilmek daha da güzel. Oğuzhan’ın Beşiktaş  için önemi anlatmayla bitmez. Hazırlık paslarından, araya atılan öldürücü paslara; takımın dikine kaleye gitmesinden, oyunun sete dönüştürülmesine kadar özellikle hücum varyasyonlarında ona olan ihtiyacımız büyük. O da şu ana kadar bekleneni verdi. Hatta beklentilerimizi arttırdı.
 
Oğuzhan ligde, en iyi adam eksiltebilen oyunculardan biri. Kıvrak, bileği yumuşak ve topu kendinden çok da uzaklaştırmadan dribling yapıyor. Örneğin Gökhan Töre daha hızlı, daha çabuk ama Oğuzhan kadar kontrollü ilerlemiyor. Oğuzhan ilerlerken topun kontrolüne öncelik veriyor. Töre önceliği top kontrolü ve hız arasında paylaştırıyor. Fernandes ise kontrole fazla önem veriyor. Çalımladığını dönüp bir daha çalımlayabiliyor. Bunu Ozzy daha nadir yapıyor mesela. Bu özelliği takım için en faydalısı.

Bir başka ön plana çıkan özelliği ise ilerlerken arayı iyi görebilmesi. Örneğin Töre depara kalktığında, yanında bomba patlasa dönüp bakmaz. O, kafaya koyduğuna devam eder. Ancak Oğuzhan, ilerlerken çevresi de kontrol ediyor. Tam vuracak derken, koşu yoluna topu bırakıyor. Bir nevi topu koşturarak adam eksiltiyor.
 
Bugünkü Koya Torku maçında da yine sahnede o vardı. Takım onunla daha ritimli oynuyor. Olcay da, Töre de daha efektif olabiliyor. Almeida için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onu Cristiano bile ritimli hale getiremiyor maalesef. Hareketli oyunu seven kanatlar, onun pasları için alıcılar açık oynuyor. Bu da onları sahada kılıyor. Öte yandan Fernandes’in yükünü de alıyor. Oğuzhan olmadığında orta sahada kreatif adam azlığından yük Portekizlinin omuzlarına biniyor. Onun çalım tutkusu da takımı tembelleştiriyor biraz. Oğuzhan olduğunda, takım daha hızlı çıkıyor hücuma.
 
Motta fena sayılmaz ama daha çok hücuma katkı veren bir sağ bekimiz ve hareketli bir forvetimiz olsa Oğuzhan’ı daha çok konuşurduk.
 
Oğuzhan’ın takım içi diyaloğu da çok iyi. Takımda saygı ve sevgi duyulan biri. Arsenal sayesinde vizyonunun da geniş olduğunu düşünüyorum. Biliç de onun için bir başka şans. Kısacası şartlar onun gelişimi için uygun. Umarım gelişimini sürdürür.
 
Seni Beşiktaş formasıyla izlemek ne güzel… Yüzün hep gülsün çocuk...

12 Kasım 2013 Salı

Avrasya Maratonu'nda AKUT Sizin Hayat Nefesiniz!


“HER ADIM BİR NEFES”

17 Kasım 2013 tarihinde düzenlenecek olan Avrasya Maratonunda AKUT, Adım Adım Oluşumu ile birlikte, “HER ADIM BİR NEFES” sloganı ile koşuyor.

Sadece koşmayan, koşarken başkalarına da yardım etmeyi ilke edinmiş gönüllülerden oluşan Adım Adım, Türkiye’nin ilk yardımseverlik koşu grubudur.

AKUT, Arama Kurtarma Derneği, gönüllülük, karşılıksız yardımseverlik, insan hayatına değer vermek, dürüstlük ve güvenilirlik ilkeleri ile Türkiye’nin yanı sıra, dünyanın büyük afetlerinde de ülkemizi temsil etmiş ve Birleşmiş Milletler’in dünya afetleriyle mücadele gücüne dâhil edilerek Türkiye’nin Birleşmiş Milletler tarafından akredite edilmiş ilk ve tek, gönüllülerden oluşan arama kurtarma ekibi olmuştur. 1996 yılında kurulduğu günden bu yana gerçekleştirdiği 1.434 operasyonda, 1.812 insanın hayatını kurtarmıştır. Yaşamı kutsal ve en değerli olarak kabul eden AKUT gönüllüleri, aynı zamanda 111 operasyonda 225 hayvanın da kurtarılmasını sağlamıştır.

Doğal afetlerde, enkazda, doğada, karda, kışta, gece gündüz demeden zor durumda kalan herkese hatta tüm canlılara yardımcı olan AKUT, Adım Adım’la Avrasya Maratonu’na katılarak zor durumda kalan daha çok yaşama nefes aldırabilmek, daha fazla hayat kurtarabilmek için duyarlı vatandaşlarımızı bağış yapmaya davet ediyor.

“HER ADIM BİR NEFES” sloganı ile koşacak - yürüyecek olan gönüllüler, doğal afetler sonucu binlerce insanımızı yitirdiğimiz felaketlerde AKUT için destek oluşturacaklar. Elde edilecek bağışlar, arama ve kurtarma çalışmalarında kullanılan araçlar, tıbbi ve teknik malzeme gibi önemli operasyonel lojistik ihtiyaçların karşılanmasını sağlayacaktır.

Siz de, Adım Adım ile AKUT için “HER ADIM BİR NEFES” projesini destekleyin, nice hayatlar kurtarılmasına yardımcı olun, küçük bir destekle bir hayat da siz kurtarın...

Desteğin için gerekli banka hesap detayı:

Banka Havalesi:

AKUT Arama Kurtarma Derneği

Türkiye İş Bankası

Şube : Gayrettepe Şubesi (1080)
Hesap no : 801384
İban no : TR47 0006 4000 0011 0800 8013 84
Kredi Kartı : http://www.akut.org.tr/bagis-yap
Açıklama : AA/AdınızSoyadınız/BağışcıAdSoyadı

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Nice – Fransa 1.gün

 
Üzerinden uzun süre geçse de Nice anlatılmaya değer bir şehir. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Hem turistik tatil olsun, hem de deniz, kum, güneş diyorsanız adres Güney Fransa. Nice de listenin başında.

THY’nin bagajımı İstanbul’da unutmasını ve söz verdiği günden 1 gün sonra göndermesini bir kenara bırakırsak Fransa’nın ilk günü güzel başladı. Eylül sonu olmasına rağmen hava güzeldi. Ulaşım kolaydı ve her şey tatil için elverişliydi.

Place Massena’ya giden yol İstiklal Caddesi’nin az kalabalık olanıydı. Hoş, hemen hemen her şehir hikâyesinde İstiklal Caddesi’ne benzetilen bir yer olur. O olmazsa olmazdır. Ben de bu fırsatı boş geçmeyeyim.

Place Massena öyle aman aman bir meydan değil. Daha doğrusu, çok şehirde görebileceğimiz, sıradan bir günde bir anlamı olmayan bir meydan. Muhtemelen özel günlerde çok daha alımlı ve şaşaalıdır. Benim açımdan en güzel yanı meydanı çevreleyen binalar ve pencerelerdeki çiçeklerdi.

Çiçek demişken Nice’in çiçek pazarlarına da değinmemek olmaz. Rengârenk çiçeklerin süslediği pazardan çiçek olmasa da, tohum almamak olmaz. Olmaz dedim ama ben almadım mesela. Sonra alırım dedim, sonra da unuttum. Çiçek her yerde çiçek nasıl olsa diye de kendimi avuttum.

Pazarın önünden geçtikten sonra yine bir meydana çıkılıyor. Ben gördüğüm geniş yeri meydan diye nitelendirdim ama aslında meydan değil. Geniş bir alan diyelim. Orada Afrika kökenli kardeşlerimiz gönüllerince eğleniyorlardı. Zaten kapı gıcırtısı olsun onlara hemen dans etmeye, ritim tutmaya başlarlar. Çoğunun üstünde yerel kıyafetleri vardı ama belli ki günlük kıyafetin üstüne, şov olun diye giymişlerdi. O beyaz eteğin altında bildiğin kumaş pantolon, kösele ayakkabı vardı.

 
Kardeş türkülerini dinledikten sonra sahile indik. Promenade des Anglais sahil yolu muazzam bir yer. Plajın ucu bucağı görünmüyor. Hatta görebilmek için şatoya çıktık. Evet, biz de çıkarken “vay anasını, şatoya çıkıyoruz” dedik ama hiç de öyle filmlerdeki gibi şato falan değil, bildiğin park alanı. Göçmen kardeşlerin fazlalığı oluşturduğu park alanında annemi gördüm. Bir sürü annemin aynısı kadın vardı orada. Tek farkla, saklama kabındaki kısır değildi.

Parkta ne Pogba’lar, ne Kondogbia’lar yetişiyor. Ergen dersin ama çocuğun boyu maşallah 1.80, fizik desen fit. Saç modeli yaşını ele veriyor tabi. Kenarları 3’e vurulmuş, jilet atılmış, üst taraf horoz ibibiği. Hepsi öyle olduğu için birbirlerini hiç yadırgamıyorlar.

Şehirde dikkatimi çeken bir başka şey de kaktüsler. Bir ömür görmediğim kaktüsü orada gördüm. Daha 10 yıl kaktüs görmesem, bana mısın demem. Kaktüs suyu sevmez diyenin ağzına somuncu küreğiyle vururum artık. Yıllarca bizi yemişler. Nem değeri %99, suyun dibi kaktüs coşmuş. Hatta o kadar büyük kaktüsler vardı ki, “ bilmem kim was here” mealinde onlarca yazı vardı üstünde.

 
Neyse kaktüse karşı bir düşmanlığım yok. Hareketsiz canlıdan çekinmem. Ona bulaşmadıkça, o da sana bulaşmaz nasıl olsa. Ben şehre döneyim. Şehrin en güzel yanlarından biri de dükkânların tabelaları. Bizdeki gibi Pepsi’nin, içi florasanlı plastik tabelasına “Keklikçi Gıda” yazmamış adam. Kendi fontunu, kendi yazı stilini bulmuş karizmasıyla yürümüş. En tırt dükkân bile adam olmuş böylece.

 
Ve antin kuntin adamın seveceği pazar yeri. Pazar deyince hemen aklınıza meyve sebze geldiyse Türk’sünüz. Pazar demeyelim de kitapçı diyelim o zaman, devletine vergisini de ödüyorsa sahaf diyelim. Palais de Justice önündeki alanda yaklaşık 1 saat geçirmişizdir. Dön dolaş bir daha gez. Eski kitap bakmak kadar zevkli bir şey yoktur herhalde. Popüler bir kitap bulsam alacaktım ama bulamadım. Hatıra olsun diye de bilmediğim kitap almadım. Bir de ağırlık anlamında yük tabi. Yük alıyorsan, değecek bir şey alacaksın. Kitap değil ama resim ya da fotoğraf alacaktım ancak tam istediğim gibi bir şey bulamadım. Bu iyiymiş dediklerim de hep çok pahalıydı. En azından beğendiğim şeyin değerli olması, bu konuda zevkli olduğumu gösterir diyerek konuyu değiştiriyorum.

Turistik amaçlı bir yazı olduğu için gecelerine çok fazla yer vermeyeceğim. Ancak Nice özelinde konuşacak olursak, öyle aman aman bir gece hayatı yok. Hatta çoğu yer 12 olmadan kapanıyor. “Baba sen bulamamışsındır” derseniz hak veririm. Nice’in gece hayatını çok araştırmadan gittim, orada da çok fazla kasmadım.

Nice’in birinci günü böyleydi. İkinci gün modern sanatlara doydum. Bir de futbola. Onu da ikinci yazıya saklayalım.

Kediye, Civcive, Bebeğe Gülmüyorsan Aranan İnsansın!



Yavru kedi videolarını komik bulmuyor musunuz? Hapşıran panda videosu gördüğünüzde "Dislike" butonuna basanlardan mısınız? Beğeni seviyeniz yüksek mi? İzlediğiniz videoların izlenme oranlarından etkilenmeyip, dislike verebilir misiniz? Cevabınız evetse, Viplay'in Sahibi sizi arıyor olabilir.

Viplay'i yüksek zevklere hitap eden video içerikleriyle beslemek istediklerini söyleyen Viplay'in Sahibi, geçen hafta kısa bir film ile Viplay ekibinin başına geçecek bir kişiyi işe almak istediğini söyledi. Film çekimi sırasında eğitimli köpeklerini yanından ayırmayan iş adamı, çekim bittikten sonra prodüksiyon ekibine binayı terk etmeleri için 10 saniye tanıdı ve üzerlerine köpeklerini saldı :)



Alınacak kişiye rüya gibi bir teklif ve ayrıcalıklı bir hayat sunulacağından bahseden filmi izlemek ve başvurmak isteyenlere: http://bit.ly/16SrOaF

Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Moyes'un takımının geleceği


Sir Alex 20. Şampiyonluğu da alıp Manchester’ı zirvede bırakırken sorulan soru yerine kimin geleceğiydi. Yanına birini alarak, bir süre sonra ona emanet etmiyordu. Yerine yepyeni biri gelecekti. Belki onun sistemine benzer bir sistem ile devam edecek, belki de bambaşka bir oyun tarzı benimseyecekti.
Mourinho dedikoduları vardı ama Portekizli maymun iştahıyla klasik Manchester’a pek uygun bir hoca değildi. Aslında klasik Manchester dediğimizin de ne kadar klasik olduğunu bilmiyoruz. Sir olmasaydı, yine benzer şekilde uzun yıllar birileriyle çalışacak mıydı? Ya da o da diğerleri gibi başarı gelmediğinde yenisini mi deneyecekti. Bunu asla bilemeyeceğiz.
Sir giderken yerine, adı anılan bir başka isim de Moyes’du. İskoç oluşu, Everton’da yıllardır belirli bir çizgide takımı tutuşu ve EPL’nin en istikrarlı hocalarından oluşu onun adını ön plana çıkarıyordu. Manchester da kararını bundan yana kullandı. Alex’in yerine bir başka İskoç geliyordu.
David Moyes, istikrar ligi tanıma gibi iyi özelliklerin yanında bazı handikapları da barındırıyordu. Bunun da en önemlisi “winner” hoca değildi. Sir Alex geldiğinde “winner” mıydı? Evet. Aberdeen ile Avrupa Kupası kazanmış bir hocaydı ve CV’si bu bakımdan daha sağlamdı. Moyes, iyi hocaydı ama kupası yoktu. Manchester gibi şampiyonluğa ve kupaya alışık bir takım için büyük problemdi.
Moyes’un bu dezavantajı bugüne kadar göz önüne çok kere çıktı. Büyük maçlarda takım tutuk ve ligdeki konumu hiç de iyi değil. Henüz yargılamak için erken ama işler pek de iyi gitmiyor şu ana kadar.
Elindeki kadronun yeri 8. Sıra değil ama şunu da kabul etmek gerekir ki elindeki kadro şampiyonluk kadrosu da değil. Chelsea’nin de, City’nin de kadrosu daha iyi ve daha geniş. Burada da problem biraz Moyes’dan kaynaklanıyor. Sene başında şu çok açık ve netti ki Manchester’ın kadrosunu şampiyon yapan hocaydı. Eldeki kadro geçen sene de City’nin kadrosunun altındaydı ama Sir Alex etkisiyle oyuncular bir üst sınıf oyuncusu gibi oynuyordu. City’de kadro yüzü göremeyecek adam Welbeck çok maçta ilk 11 çıktı ve milli takıma kadar yükseldi. Cleverley,  kadar da yetenekli bir adam değil açıkçası. Shelvey ile birebir kıyasladığında daha iyi diyemem ama Sir Alex ile birlikte çok daha iyi oluyordu. Smalling, Evans gibi isimler rakiplerde yedeğe giremez ama ManU’da çok maç oynuyordu. Sir Alex bu oyuncuları sisteme iyi adapte ediyor, diğerlerini de parlatıyordu. Moyes bunu yapamayacaktı ve transfer gerekiyordu.

Thiago transferinin bitirilememesi, Fabregas’la fazla zaman kaybedilmesi, Herrera’nın alınamaması ve son dakikada gelen Fellaini. Oortasahaya takılınca ağ bekin unutulması. Stoper, sağ bek ve orta saha ihtiyacından sadece orta sahaya transfer yapıldı ve yetersizdi. Hoca Alex Ferguson olsa yeterliydi ama Moyes için yetersizdi. Bu da daha ilk 9 haftada kendini gösterdi. Aynı takım ama takım oynamıyor. Geçen sene baskı kuran ve bir şekilde kazanan Manchester kazanmakta zorlanıyor.
Bugünkü anlayışla devam edilirse ilk 4 hayal olarak kalır. En azından devre arası transferine ihtiyaç var. Kanatlar şu an boş. Janujaz bile geldiğinde farkediyor ki adı olan ama kendi olmayan Nani ve istikrarsız Ashley Young’a teslim edilmiş durumda. Stopere adam şart, zira Vidiç de Ferdinand da artık kolay sakatlanıyor ve ikisinin sürekli oynaması büyük şans olur. Rafael adapte edilemeyecekse sağ bek de şart. Phil Jones ne savunması ne de hücumu sağ beke uygun adam. Zaten sakar bir oyuncu ve bir de hızlı adamların önüne atıldığında rakip için maden oluyor orası.
Manchester’in ilk 4’e girmesi başarı değil ama önümüzdeki yılı düzgün planlayabilmek için ilk 4 şart. Hoca için 6 yıl sabredileceğini sanmıyorum. Sabredilmezse de bundan sonraki performansına bağlı olarak yıl sonu yollar ayrılabilir. Bunu konuşmak için erken ama ihtimal dışı değil.

 

26 Ekim 2013 Cumartesi

Akhisar 3-3 Beşiktaş


Akhisar Belediye bu ligin heyecan veren takımlarından biri. Bu anlamda ligde olmaları çok güzel. İngiltere'nin lokal takımlarına bu kadar imrendiğimiz şu günlerde, Akhisar gibi seyircisi az ama özel, takımı kendine has bir kimliğe sahip, hocası farklı bir takımı ligimizde izlemek hoş.

Akhisar iyi hücum hattı, görece daha zayıf savunması olan bir takım. İlerideki Bruno ve Niasse, ortada Bilal ile iyi hücumu var ama savunması için aynı şeyleri söylemek zor.

Beşiktaş ise geçen yıla göre savunmayı toparlamış, kaleyi emin ellere teslim etmiş ama sezon başındaki formundan uzak görüntüde. Oğuzhan, Atiba ve Biliç haftalar sonra dönmüş ve galibiyete ihtiyacı olan bir takım.

Oğuzhan'ın dönüşü orta alanda top yapan iki oyuncu olması açısından kritikti ve genç oyuncu bunu döndüğü ilk maçta hissettirdi. Beşiktaş, özellikle geçen haftaya nazaran oyuna daha iyi hükmetti. Oyunun büyük bölümünde topun sahibiydi. Siyah beyazlılar için tehlike kontralardı, üstelik iki hızlı olmayan stoperin oynadığı günde.

Oğuzhan'ın golü ve sonrasındaki baskılı oyunu izleyip, televizyonu kapatan birine maçın 3-3 bittiğini anlatamazsınız. İkna edemezsiniz. Almeida'nın karşı karşıya kaçırdığı pozisyonda Beşiktaşlılar hep bir ağızdan "bunu aramayalım" demiştir ama ne yazık ki arandı.

Her şey yolundayken oyuna giren Kenan ile birlikte Akhisar tehlikeli gelmeye başladı. Bu 15 dakikalık tehlikeli oyuna da 3 gol sığdırdılar. Bilal, Kenan ve Bruno'nun güzel oyunu 3 gol koydu cebe. Kenan'ın bu formundan sonra, Beşiktaş'ın altyapı koordinatörlerinin kulağı bir iki çınlamıştır muhakkak. 3,5 pozisyondan 3 gol çıkaran Akhisar ilk yarıyı böyle kapatayım derdine düşmüşken Oğuzhan Kartal'ı tekrar umutlandırdı.

İlk yarı 3-2 bitmesine rağmen Beşiktaş kazanabilirdi. Akhisar'ın "kazanabilirim" içgüdüsü aslında Beşiktaş'ın ekmeğine yağ sürüyordu. İkinci yarı yine açık oynuyordu iki takım da. Beşiktaş baskıyı kurdu ve golü buldu. Golden sonra da çok pozisyon buldu ama atamadı. 70'e kadar atsaydı maç bambaşka olurdu. Zira 70'e kadar Akhisar kazanacağına inanarak çıkıyordu ve savunmada derin boşluklar bırakıyordu. 70'ten sonra en az 1 puan alayım oyununa döndüler ve savunmayı sıkı tuttular.

Bu süreçte Beşiktaş'ta Frei, Atiba ve Pektemek oyuna girdi. Frei için zor maçtı ve yorum yapılabilecek bir performans göstermedi. İyi ya da kötü demek için erken, öngörü için de yeteri kadar oynamadı. Pektemek ise Almeida çıkarken, girmesin dediğim tek isimdi. Kapalı savunma karşısında zoru denemeyi seven ve sıkışık maçı iyice sıkıştıran adam. Sakatlıklar onu çok etkiledi ve kendini ispat sürecinde. Kendini yeteneğiyle değil de, basit oyunuyla ispatlamaya çalışsa daha iyi olacak.

Atılan 3 gol şaşırtıcı değil açıkçası. Beşiktaş'ın Akhisar'a 3 gol atması normal. Sıkıntı yenilen 3 golde. Savunmayı savunmak imkansız. Tolga, ekstra çalışmadı. Yediği gollerin hiç biri "bu gol yenir mi?" golü değil, belki 3. gol için bunu diyebiliriz ama Tolga bizi bunları kurtarmaya alıştırınca burun kıvırıyor taraftar. Savunma dörtlüsü ise bugün vasattı. Yediğimiz ilk 2 golde savunmanın arasına kaçan adam vardı. Beşiktaş savunması bu hatayı yapmamalı. Bir takım gol yiyorsa elbette tüm takım sorumludur bundan ama bu sefer problemin büyüğü savunmadaydı.

İleride her şey güllük gülistanlık mı peki? Töre'de ciddi düşüş var, Olcay zaten geçen yılki Olcay'dan uzak. Almeida takıma oturmuyor. Ömer ya da Eneramo daha fazla şans bulmalı.

Son olarak dakika 87'de oyuna gören Mehmet Akyüz'ü gördüm. Almeida'ya, Töre'ye, Olcay'a kucak açtım.

25 Ekim 2013 Cuma

Spora giden yol, Tchibo'dan geçer


Tchibo her hafta yenilenen temaları, modayı kaliteyle bütünleştiren ürünleri ve lezzetli kahveleriyle sevdiğimiz markalardan biri. Peki Tchibo’nun hikayesi nasıl başladı?

Önce kısa bir özet geçelim. 1949 yılında Max Herz ve Carl Tchilling posta yoluyla kahve satma fikriyle çıktı yola. Kahve yanında kahve kaşığı gibi küçük hediyeler yolluyorlardı aynı zamanda. Bu küçük hediyeler mevzuat gereği yollanamayınca onlar da düşük bir ücret karşılığı bu ürünleri satmaya başladı ve gıda dışı sektöre girişin ilk tohumları atılmış oldu. Tchibo, kahve satışlarına devam ederken 1973 yılında farklı konseptlerde gıda dışı ürünleri mağazalarında satmaya başladı ve dünyada eşi benzeri olmayan bu yeni iş modeliyle büyük başarı yakaladı. Hepimizi cezbeden ve her hafta yenilenen Tchibo ürünleri hayatımıza girdi böylelikle.


Bir Tchibo mağazasına girdiğinizde sizi karşılayan harika bir kahve kokusu duyuyorsunuz. Ürünlere bakmak için sabırsızlansanız bile kahve standının önünden güç bela ayrılıyor ve ürünlere doğru yöneliyorsunuz. Ürünlerin birçoğu yıllardır arayıp da bulamadığınız türden, hayat kolaylaştıran, doğayla dost ürünler. Örneğin geçen haftalarda satışta olan telsiz zımba. Bu zımba, diğerlerinden farklı olarak kağıtları katlayarak zımbalıyor ve hem elinize batan zımbalardan sizi kurtarıyor hem de doğaya daha az zarar veriyor. Tchibo ürünlerinin kalitesi, alanında uzman kişiler tarafından çok sıkı ve acımasız testlerden geçiyor ve sadece testi geçebilenler satışa sunuluyor. Bunun dışında tüketicilerin kendi evlerinde yaptıkları acımasız testlerden de başarıyla geçmiş bu ürün. Tchibo ürünlerinin kalitesine bir kez daha inanmış oldum böylece.

Gelelim Tchibo’nun bu haftaki temasına; Spora Gidiyoruz. Eğer “Bu havada da spor yapılmaz ki canım!” diyenlerdenseniz, bahanelerinizi bir kenara bırakın çünkü “Spora Gidiyoruz” temasında her hava koşulunda spor yapmanız için size gerekecek birbirinden farklı, şık ve uygun fiyatlı ürünler var. DryActive Plus malzeme ürünler, terin üstünüzde kurumasını engelleyecek, ecorepel® malzeme ise yağmurda koşarken sizi su damlalarından koruyacak. En doğru koşu ayakkabıları ve aksesuarlar ile de setinizi tamamlarsanız, yağmur çamur demeden koşmaya hazırsınız!

Spora Gidiyoruz temasındaki tüm ürünler birbirinden güzel ama içlerinden seçerek birkaçına daha geniş yer verelim. Konu spor olunca en önemlisi ayakkabı oluyor. Tchibo’nun bu temadaki Koşu Ayakkabısı, topuk ve bunyon bölgesindeki baskı elemetiyle son derece rahat ve hava geçiren filtreli yapısıyla da ayağınızı terletmiyor. Kadın ve erkek için iki farklı seçeneği bulunan ayakkabı aynı zamanda çok da şık ve hiçbir yerde bulamayacağınız kadar kaliteli ve uygun fiyatlı. Ayakkabınızı aldınız ve koşmaya başladınız diyelim, nabzınızı kim ölçecek? Tchibo bu ayrıntıyı atlamamış ve temaya Nabız Ölçer Saat de eklemiş. Bu saat kalp frekansınızı, koştuğunuz mesafeyi, ortalama hızınızı ve yaktığınız kaloriyi adım adım ölçüyor ve parmak dokunuşunuzla nabzınızı ölçüyor. Üstelik su geçirmiyor. Spor yaparken en önemli ama genelde atlanan ayrıntılardan biri iç çamaşırı. Özellikle de kadınlar için. Bu temada bulabileceğiniz Spor Büstiyeriyle spor yaparken çok daha rahat hareket edebileceksiniz. Tamamen dikişsiz ve yumuşak olan bu ürün, hava geçiren yapısıyla sizi rahat ettirecek.

Spora Gidiyoruz temasında bunlardan başka birçok ürün daha bulunuyor. Daha ayrıntılı incelemek için Tchibo.com.tr’ye tıklayıp, keşfe başlayabilirsiniz. Aynı zamanda 444 28 26 numaralı Telefonla Sipariş Hattı’ndan da alışveriş yapabilirsiniz. Şöyle keyifli bir alışveriş yapıp, sonrasında da kahveyle yorgunluk atmak isteyenleri, çalışanlarının yüzünden gülümseme eksik olmayan Tchibo mağazalarına davet ediyor ve ekliyorum yeni temalardan herkesten önce haberdar olmak için Tchibo Facebook (https://www.facebook.com/tchiboturkiye) sayfasını beğenebilirsiniz. Keyifli alışverişler!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Finansbank’tan Bilinçli Harcama Hareketi

Finansbank, ilk defa kredi kartı sahibi olacaklar için bir ilki gerçekleştiriyor.

Daha önce kredi kartı olmayıp ilk defa kart alacaklara, bilinçli harcama alışkanlığı kazandırmak için Yılmaz Vural ile “İlk Kartım” programında bir araya geliyor.

Farklı hedef kitlelere hitap eden pek çok kartı olan Finansbank, müşterilerinin bilinçli harcamalar yapmasına verdiği önemi “İlk Kartım” programı ile gösteriyor. “İlk Kartım” programı kapsamında, limit kısıtlamadan hatırlatma servislerine, İnternet Bankacılığı ve ATM gibi hızlı kanallardan anında hesap bilgisi öğrenmeye kadar pek çok özelliği kullanıcılarına bilinçli harcamayı öğretmek için kullanıyor.

Peki kredi kartı sahiplerini “İlk Kartım” bilinçli harcama hareketinde neler bekliyor?

BORÇLARI ARTMASIN DİYE LİMİT KISITLAMA

Kredi kartını alan kullanıcıların bilinçli harcamayı öğrenmeleri için ilk7 ay limitleri kısıtlanıyor. Bunun nedeni, kart sahiplerini borçlarını aniden artıracak hareketlerden korumak. Kart kullanımını düzenleyen ve harcamalarını bütçelerine göre yapan kullanıcıların limitleri açılıyor. Kartlarını diledikleri gibi kullanma imkanı veriliyor.

ÖDEMELERİNİ UNUTMASINLAR DİYE HATIRLATMA SERVİSLERİ

Finansbank “İlk Kartım” platformunun en önemli servisleri arasında, hatırlatma servisi yer alıyor. Kart sahiplerine borçları ve ödeme zamanları hatırlatılarak, gecikme nedeniyle artan borç yükünü ortadan kaldırmak hedefleniyor.

Kart sahipleri, harcamalarını kontrol etmek için kendilerine üst limit belirliyor. Farkında olmadan bu üst limit aşıldığında, hatırlatma servisleri tarafından uyarı yapılıyor.

BİLİNÇLİ ALIŞVERİŞ İÇİN LİMİT SORGULAMA

İlk Kartım” programı, bütçe planlamasını da kolaylaştırıyor. Anında limit sorgulama özelliği ile tüm kart sahipleri, limitlerini SMS atarak hızla öğrenebiliyor. Bu da onları daha bilinçli harcama yapma konusunda teşvik ediyor.

İŞLEMLERİNDE HIZ KAZANMALARI İÇİN HIZLI BANKACILIK

Bilinçli harcama alışkanlığı kazandırmak için yaratılan “İlk Kartım” programı, kart sahiplerini hızlı bankacılık işlemleriyle tanıştırıyor. İnternet Bankacılığı, ATM ve Telefon Bankacılığı gibi hızlı bankacılık işlemleri, tüm kart sahiplerinin bankacılık işlemlerinde hızlanmasını sağlıyor.

Program boyunca bilinçli harcamayı ve ödemelerini düzenlemeyi öğrenen kart sahiplerinin limitleri ve kart özellikleri zaman içinde artıyor. Böylece kart sahiplerinin kredibiliteleri de yükseliyor.

Kredi kartı kullanımını daha bilinçli hale getirmeyi hedefleyen “İlk Kartım” programı, bilinçli kullanıldığında kredi kartının büyük kolaylık sağladığını ve bütçeleri rahatlattığını anlatmak için oluşturulmuş başarılı bir sosyal sorumluluk projesi. Bu proje boyunca, kart sahiplerini rahatlatacak bilinçli harcama hareketi “İlk Kartım” Finansbank’tan, bilinçli harcama taktikleri Yılmaz Hoca’dan.

Program hakkında detaylı bilgi sahibi olmak ve başvuruda bulunmak için tıklayın;

www.ilkkartim.com.tr




Bir bumads advertorial içeriğidir.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Top yapamayan ayaklar / BJK 0-0 Çaykur Rize

 
Lige iyi başlayan Beşiktaş, iki haftalık bocalamanın ardından geçen hafta Eskişehir'i deplasmanda yenmiş ve tekrar toparlanma eğilimi göstermişti. Geçen haftaki oyun son haftaların gidişatının ilerleme göstermediğine, skor ise ilerlemeye işaretti. Bu haftaki futbol ve skor ilk 4 haftanın Beşiktaş'ının gerisindeydi.
 
Atiba, Sivok ve Oğuzhan'ın eksikliğinin hissedilmesinin beklendiği ama temennilerin hissedilmemesi yönünde olduğu bir maçtı. Ersan savunmasıyla Sivok'u aratmadı ama hem Ozzy, hem de Atiba sahada her an arandı.
 
Ligde 3-4 maç dışında çift önlibero kullanmaya gerek yok. Çift önlibero demek, eğer önliberolar Melo, Meireles, Alper Potuk değilse gereksiz. O kadar savunmacı takıma gerek yok. Önemli olan savunmayı iyi yapmak değil, topa hükmeden takım olmak. Bunu da Veli ve Necip birlikteliğiye sağlamak mümkün değil. Veli, görece daha iyi. Üçlü ortasahanın en gerisindeki isim olabilir. Orijinal mevkii bu değildi belki ama o bölgeye oturdu. Az top kaybeden, zoru pek denemeyen, sertliğiyle takımı güçlü tutan biri. Ara ara da içine Xavi kaçıyor, o da ekstraları.
 
Necip ise Veli'ye nazaran vasat. Savunması iyi ama sıfır hücum katkısı. Zayıf, çelimsiz hali 2 yıl önceki gibi. ManU'da Rafael her sene omzunu 5 santim genişletirken Necip yerinde saydı. İki yıl öncesinden kötü değil ama iyi de değil. Bu haliyle en fazla altyapı statüsüyle takımda kalır. Kendini gleiştirmeli. Özellikle hücuma katkı sağlamalı. Şutları da zayıf, pasları da güçsüz.
 
Üç ortasahanın ikisi kreatiflikten uzak olunca takım da kreatiflikten uzak kalıyor. Hücumda geçen yılı aratan Olcay ve istikrarsız Almeida. Takımın verimli hocum yapmasını beklemek hayal oluyor. Topu yarı sahaya hapsetmesini beklemek yersiz oluyor.
 
Olcay maç içi futboluyla geçen yıldan çok farklı değil belki ama gol atan Olcay'ın gol atmayan hali hoşa gitmiyor. İkinci forvet gibi içeri giren ve gol yükünü omuzlanan adam, geçen seneden uzakta. Almeida ise geçen seneki istikrarsızlığıyla sahada. İyi başladığında yüz güldüren ama ötü başladığında da toparlanamayan adam bugün yine kayıplardaydı. Eneramo'yu gözler aradı. Çok iyi olduğundan değil ya, eldekinden iyi olduğundan. Antrenmanlardaki performanslarından bağımsız söylemek gerekirse, Almeida ismiyle sahada.
 
Hücumdaki 3 adamdan ikisine burun kıvırıyoruz. Diğeri ise aman aman değil. Yetenekli olmasına yetenekli ama gereksiz çalımları skor avantajı takımda değilken göze batıyor. Töre'nin bu huyundan bir an önce vazgeçmesi lazım.
 
Eleştirilen adamların yerine girenler ise tam hayal kırıklığı. Dentinho için söylenecek şey: "Mehmet Akyüz'ün Brezilyalı olanı". Pektemek ise mükemmelliyetçiliğinden bir an önce vazgeçsin. Çalım atabildiğini ispatlamak zorunda değil. O, bunda ısrar ettikçe kaybediyor. Umarım farkındadır.
 
Biliç'in cezasının son maçıydı. Onun saha kenarında olması kritik. Motive ve enerjisini takıma da yansıtıyor. Gelecek hafta umarım Atiba ya da Oğuzhan'dan en az biri dönmüş olur. Olmadı Muhammed dönsün. Ayağı düzgün adama ihtiyaç var.
 
Fenerbahçe'nin son saniyede kazandığı haftada 2 puan bırakmak ise ayrıca kötü.

9 Ekim 2013 Çarşamba

Olcay Şahan ile 7 Hafta

 
Son dönemlerde Olcay Şahan formsuzluğu sebebiyle biraz eleştiriliyor. Eleştirinin dozunun yüksek olmaması da Olcay'ın geçen seneki performansı sayesinde. Gurbetçi oyuncu geçtiğimiz yıl gösterdiği beklenmedik performans sonrası eleştirilirken de torpilli eleştiriliyor.

Beşiktaş takımı Olcay'dan ne bekliyor ve Olcay ne verebiliyor? Biraz bunu sorgulamak lazım. Olcay asist yapsın isteniyor, Olcay gol atsın isteniyor. Bunlar taraftarın kesinlikle isteyeceği şeyler elbette. Bunların yanında Olcay savunmaya yardım etsin. Top kazansın da isteniyor. Bu Almeida'dan beklenmeyen bir şey ama Olcay'ı Olcay yapan şey olduğu için onun değerlendirirken önem kazanıyor. Olcay isabetli orta açsın, iyi şut yüzdesine, iyi pas yüzdesine sahip olsun isteniyor. Peki Olcay bunları verebiliyor mu?

Bu sezon ligde oynanan tüm maçlara ilk 11 başlayan Olcay 546 dakika sahada kalmış. Bu süre boyunca da 1 gol, 2 de asisti var. Pas yüzdesi %80 civarında ve bu da takım ortalamasını altında olduğu gibi, takımın da zayıflarından. Ondan daha düşük yüzde ile oynayan 3 oyuncu var. Töre, Almeida ve Frei. Kerim'i tek maçla değerlendirmek doğru olmaz. O yüzden onu listeden çıkarabiliriz.

Olcay'ın pas yüzdesinin düşüklüğünün yanında, Olcay'a atılan toplarda da sıkıntı var. Takımda topla buluşturulması zor oyunculardan biri de Olcay. Olcay'ın altındaki isimler ise forvet hattının neredeyse tüm elemanları. Burada, haksızlık olmaması açısından şunu belirtmekte fayda var. Savunma oyuncularının pas yüzdelerinin ve topla buluşma yüzdelerinin yüksek olması doğal. Zira onlar daha az baskılı bölgede oynuyor ve hücum oyuncuları kalabalık savunmalar arasında mücadele ediyor.

Olcay takımın en çok orta yapan oyuncusu. 7 maçta 4 isabetli ortası var. Rakam düşük ama takımın en iyisi. Ortalaması ise %36. Töre'den sonra en iyi ortalama. Bu bakımdan Olcay fena görünmüyor. Tabi, Töre ve Olcay dışında o bölgede bir oyuncunun oynamaması, karşılaştırmak açısından elimizi zayıf tutuyor.

 
Takımın en çok isabetli şut çeken oyuncusu yine Olcay. Burada liderliği Almeida ile paylaşıyor. İkiliyi Fernandes ve Töre izliyor. Olcay'ın şut isabet yüzdesi de fena sayılmaz. %60 takım ortalamasının üzerinde bir değer.

Savunmaya dair bir istatistik olan top çalmada Olcay pek iyi sayılmaz. Atiba ve Sivok maç başı ortalama 18 top çalma ile lider. Olcay ise 7 top çalma ile oynuyor. Karşılaştırma açısından bilgi vermek gerekirse. Fernandes 6, Oğuzhan ve Töre 7, Almeida 5. Saydığım isimler savunma özelliği ile ön plana çıkmıyor ama Olcay'dan çok da aşağıda değil. Kısacası Olcay'ın savunma istatistiği fena değil ama beklenen Olcay performansının altında.

Topa sahip olduğu net süreye baktığımızda da Olcay'ın topla çok oynadığını söyleyemeyiz. Maç başı ortalama 108 saniye top ile oynayan Olcay'ı altında top tekniği zayıf olan oyuncular var. Üzerinde ise Atiba, Fernandesi Oğuzhan ve Töre gibi isimler var. Benzer mevkiilerdekilerle kıyaslandığında Olcay'ın topu pek sevdiği söylenemez.

Olcay'ın tek tek maç istatistiklerine baktığımızda net bir iyileşme ya da düşüş göremiyoruz. İnişli çıkışlı bir grafik sergilemiş ve geçen senenin sürekliliğinden biraz uzak.

Özetle beklenen savunma performansının altında kalmış ancak hücum olarak takımın iyilerinden. Devamlılığı ise biraz zayıf. İnişli çıkışlı bir grafik seyrediyor.
 

19 Eylül 2013 Perşembe

Tek Maçla Motta

 
Beşiktaş uzun süredir beklediği sol bekine Bursaspor maçı ile kavuştu. Yaz boyu sol bek transferi üzerine çok konuşuldu, çok yazıldı ama Karakartal transferi son haftaya bıraktı. Beşiktaş, transferin son haftası Brezilyalı oyuncuyu kiraladı ve ilk fırsatta ilk 11’e koydu.
 
Tek maçla bir oyuncuyu değerlendirmek doğru olmaz. Zira bu maç zor bir maç da olabilir, görece kolay bir maç da olabilir. Öte yandan oyuncu formda da olabilir ya da Motta da olduğu gibi henüz uyum orunu yaşıyor da olabilir. Tüm bunların farkında olarak, Motta’nın ilk maç performansını biraz sağ bek Serdar ile biraz da bu yıl solda oynayan diğer oyuncular ile kıyaslayarak inceleyelim.
 
Pas yüzdesi ile başlayalım. Sağ bek Serdar’ın 4 maçlık pas yüzdesi %92. Bir savunma oyuncusu olduğu da düşünüldüğünde hiç de fena bir ortalama değil. 2 maç sol bekte oynayan Ersan %81 ile oynamış. Vasat olduğunu söylemek gerekir. 1 maç sol bekte görev alan Atiba’nın ise o maçtaki ortalaması %97. Atiba’nın ayağı oldukça düzgün ve ortalama şaşırtıcı değil açıkçası. Motta’nın ortalaması ise %96. Uyum sorunu yaşayabilecek bir oyuncu için, ilk maçta çok başarılı bir oran.
 
Ersan Adem Gülüm’ün oynadığı 2 maçta, ceza sahasına tek isabetli orta yaptığı görünüyor. Serdar 4 maçta 2 isabetli orta ile oynuyor. Motta ise maçı tek isabetli orta ile geçirdi. Ersan’ın isabet yüzdesi %20, Serdar’ın %18 ve Motta’nın tek maçla %50. Burada Motta’ya methiyeler yağdırmaya gerek yok. Daha çok Serdar ve Ersan’ı sorgulamak gerekir.
 
Brezilyalı’nın hücumun yanı sıra savunmada da başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Serdar maç başı 13 top kazanmayla oynuyor. Ersan’ın bu istatistiği 17. Daha savunmacı olduğu için Serdar’a nazaran daha yüksek olması normal. Motta’nın Bursaspor maçında kazandığı top 20. Bu takım ortalamasının da çok üzerinde. Hatta bu istatistiği tek tutturan isim Atiba. Veli’nin 19, Sivok’un ise 18 top kazancı var.
 
Motta’yı 3-4 maç sonra tekrar değerlendirmek gerekir. Zira yazının başında belirttiğim gibi tek maç referans olmaz. İlk maç için bir şey söylemek zorunda kalıyorsak Motta iyi iş çıkardı diyebiliriz.
 
Bu yazı http://www.kartalbakisi.com sitesi için yazılmıştır.

15 Eylül 2013 Pazar

Bursa 0- 3 Beşiktaş / Dersine Çalışan Hoca: Biliç


 
Lucescu ile maçlar rahat geçiyordu çoğu zaman. Çünkü oyuncular ne yapması gerektiğini biliyordu. Çünkü Luce rakibi iyi analiz ediyor ve oyuncularına takımı iyi tanıtıyordu. Bursa maçı için söylenecek ilk şey Biliç’in Bursa’ya iyi çalışmış olması. Bursa maçının beklenenden kolay geçmesinin ilk nedeni budur.

Bursa deplasmanı derbiler dışında ligin en zor deplasmanıdır. Buradan 3 puan ile dönmek, hele hele böyle bir oyun ile 3 puan almak çok önemlidir. 3 puanın yanında takıma müthiş bir özgüven de kazandırır. Bu anlamda 3-0 da önemli bir skordu.

Beşiktaş maça haftalardır beklenen sol bekiyle başladı. Motta ilk maçta o bölgenin güvende olduğunu söyledi. Tek maçla olumlu ya da olumsuz değerlendirmek doğru olmaz ama fena görünmüyor diyelim şimdilik. Bir iki pas hatası dışında iyiydi. Hücumda çok iyiydi, savunmada ciddi zorlayacak bir rakip yoktu. Sertliği ise eksi hanesinde bahsedilmeye değer not.

Sola gelen Motta’nın dışında, Veli’nin yokluğunda Atiba geriye çekilmiş ve Oğuzhan ilk 11’e alınmıştı. Beşiktaş savunma yaparım değil, topla ben oynarım diyordu. Ortasahada top yapan, savunması hücumuna göre görece zayıf üçlü vardı. Bellushi’nin de yokluğunda, ortasahada teknik olarak çok ağır basıyordu Beşiktaş.

Maça da iyi başlayan Beşiktaş oldu. Beşiktaş pozisyon buluyor, Beşiktaş gol kovalıyordu. İlk 15 dakikadan sonra Bursa oyuna ortak oldu ama Beşiktaş’ın golü oyunun yönünü tamamen Beşiktaş’a çevirdi. Bursa bir çıt ileri çıktı. İbrahim dışında kalibresi düşük savunma Beşiktaş’ın kontralarına ve savunmanın arkasına atılan toplara dayanamadı. Beşiktaş attığı 3 golün yanı sıra bir çok pozisyondan da faydalanamadı.

Özellikle Beşiktaş karşısında skor avantajını kaybederseniz işiniz gerçekten zor. Fernandes, Oğuzhan ve Atiba gibi ayağı çok düzgün ve kreatif orta üçlü ve kanatlarda Töre ve Olcay gibi iyi koşan, defansın arkasına sarkan oyucular. Golden sonra da zaten iyi kontra yakaladı Beşiktaş.

Öte yandan duran toplar çok mühim. Fenerbahçe yıllarca Alex’ten ekmek yedi. Beşiktaş da bir süredir Fernandes’ten yiyor. Özellikle kilitlenen maçlarda duran toplar can verir. Diğer goller duran toplardan geldi. Sivok, Atiba, Escude gibi silahlar da Fernandes’in toplarında büyük tehlike oluşturuyor. Bu anlamda duran toplar da Beşiktaş için büyük avantaj.

Beşiktaş bugün hücumun yanı sıra iyi de savunma yaptı. Bursaspor hücumda büyük sıkıntı yaşadı. Batalla etkili olamadı. Pinto vasattı. Kanatlar çalışmadı. Bunları bu hale getiren Beşiktaş savunmasıydı. Tüm takım çok iyi koştu ve savunmacıdan hücumcuya kadar herkes çok iyi baskı yaptı. Özellikle Frey ve Civelli üzerinde büyük baskı kurdu Beşiktaş. İkisi de çok az kontrollü top kullandı.

Beşiktaş’ın görüntüsü iyiydi. Biliç dersine iyi çalışıyor. Şu anda her şey yolunda. Önümüzdeki hafta Galatasaray maçı var. Sezon başı olsa Galatasaray 1 puan için gelir derdik belki ama onlar da artık 1 puana razı olmayabilir. İyi maç olması kuvvetli muhtemel. Favori şu görüntülerle Beşiktaş.

13 Eylül 2013 Cuma

Frank "çiko" Lampard

 
Bugünkü Lampard'a bakınca, bu çiko nasıl bugünkü Lampard oldu diyor insan.

 

12 Eylül 2013 Perşembe

Golf Heveslisi Futbolcular

 
 
Sheva'nın golf macerasına şahitlik ettik. Peki ya Giggs, Ginola, Beckham, Figo, Ronaldo ve diğerleri.
 
En çok kime yakışmış dersiniz?
 












5 Eylül 2013 Perşembe

Beşiktaş Savunması

 
Geçen sezonun en zayıf halkası savunma, Biliç ile birlikte biraz olsun toparlanmış görünüyor. Hırvat hoca, ilk etkiyi savunmaya yaptı ve geçen senenin çok pozisyon gören takımı bir anda kalesini kilit vurdu. Oynanan 3 maçta kalesinde 2 gol gördü ve bu gollerin biri penaltıdan.

Savunmanın sağlamlığında Sivok ve Escude'nin payı büyük. Geçtiğimiz yıl unutulan Escude, bu yıl ilk 11'den hiç çıkmadı. Bu ikili takımın en çok top kazanan oyuncularından. Sivok, maç başı ortalama 18 top kazanarak tüm takım içinde 3. sırada. Escude ise ortalama 10 top kazancıyla 6. sırada. Savunmacı bek görüntüsü çizen Ersan ortalama 17, Serdar ise 13 top çalmayla oynadı. İlk 6 sırayı oluşturan diğer ikili ise elbette Veli ve Atiba. Atiba hem sol bekte, hem de orta sahada savunma gücünü gösterdi. Kanadalı şu an takımın en çok top kazanan oyuncusu. Savunması zayıf diyenler için kötü bir detay.

Kısa süre alan oyuncuları bir kenara bıraktığımızda pas yüzdesi en yüksek dört oyuncu yine Escude, Sivok, Atiba ve Veli. Bu yüzdenin yüksek olması çok pozitif bir durum değil aslında. Ancak düşük olması büyük sıkıntı. Stoper ikilisinin pas yüzdesinin yüksek olması beklenir. Zira genelde savunmada hazırlık paslarıdır onlar ancak düşükse problem büyüktür. Orta ikili daha zor şartlarda pas yapar. Bu bakımdan Atiba ve Veli'nin yüzdesi çok değerli. Bunların ne kadarı "key passes" buna da bakmak gerekir aslında.

Öte yandan Veli topla oynama süresi bakımından da takımın önde gelenlerinden. Bu onun oyunun içinde olduğunu da gösteriyor. Veli maç başı ortalama 2 dakika 38 saniye topla oynuyor. En yüksek değer ise 2 dakika 55 saniye ile Atiba'ya ait. İlk 5 sıra ise Atiba, Fernandes, Oğuzhan, Sivok ve Veli şeklinde.

 

1 Eylül 2013 Pazar

Beşiktaş 2-0 Gaziantepspor / "Takım" oluyor

 
Hazırlık döneminde maç kazanamamasıyla gündeme gelen Beşiktaş, ligde üçte üç yaparak beklenmedik bir başlangıç yaptı. Sezon öncesi Beşiktaş'ın fikstürüne bakıp puan hesabı yapan biri 9 puan yazabilirdi bu üç haftaya ama bu iyimser bir tercih olurdu. Bugün Beşiktaş iyimser tercihlerin futbolunu oynuyor.

Gaziantepspor maçının çok zor geçeceğini düşünmüyordum. İlk iki haftada çok iyi görüntü çizmedi ve dar kadro problemi ile karşı karşıyaydı. Sağ beki yoktu, transferler istediği gibi gitmemişti, Muhammet yeni dönüyordu ve hocası tribündeydi. Üstelik Beşiktaş da formdaydı.

Atiba sol beke çekilmiş, Oğuzhan ilk 11'deydi. Biliç hak edene formayı veriyordu. Oyuna girdiği zaman, takımın hücumuna büyük destek veren Oğuzhan ilk 11'e alınmış ve Tromso maçında sol bekte görev alan Atiba beke çekilmişti.

Beşiktaş muazzam baskılı oynamıyor ama oyunun kontrolünü sağlıyor. Takımın en büyük artısı yardımlaşarak oynaması. Gökhan Töre'yi çok kez savunmada görüyoruz. Fernandes top kovalıyor, Olcay hücum oyuncusu olmasına rağmen müthiş pres yapıyor.

Savunma dörtlüsünden sol bekin değişmesi muhtemel. Orta ikili ise şimdiye kadar hep aynıydı. Geçen yıl hiç kullanılmayan Escude ilk 11'de ve sürekli oynatılıyor. Franco'nun durumu nedir bilmiyoruz ama sakarlıklara da son verildiğinde Sivok Escude iyi ikili olur. Veli savunma görevini çok iyi yerine getiriyor. Veli'nin varlığı Oğuzhan'ı da, Fernandes'i de rahatlatıyor.

Fernandes'in savunmada oyun kuran kimliğinden, ileride oyun kuran kimliğine geçişi takımın hücumunu zenginleştiriyor. Portekizli hücumda hem kolay adam eksiltebiliyor, hem de araya attığı toplarla takımı ciddi pozisyona sokuyor. Fernandes'in hatalı pas sayısı fazla olabilir ama bu "key pass" dediğimiz asist olabilecek pozisyonu denediğinden.

Töre ve Olcay da bugün iyiydi ama özellikle Olcay için çok başarılı bir maç diyemeyiz. Töre, ona göre daha verimliydi. Almeida ise önceki maça göre daha iyi olsa da hala aranan forvet değil. Yine de iyi bir Almeida Beşiktaş için faydalı olur. Sakatlık problemi yaşamayan ve kafasındaki sorunları bitirmiş bir Portekizli...

Gaziantep, ikinci yarı daha diri olsa da hücumda zayıf kalıyordu. Savunmada da pek güçlü olduğu söylenemez. Bu sebeple maçın rahat geçmesi normaldi. Oğuzhan ikinci yarıda açılan Gaziantep'i bitirecek paslar attı ama gol gelmedi. Bugün gelmez, yarın gelir. Genç oyuncunun bunları denemesi ilerisi için umut verici. Oğuzhan, Beşiktaş için özel bir oyuncu.

Her şey bir kenara Muhammed'in frikik girseydi keşke...

Çapkın Modriç

 
Real'in başarılı ortasaha oyuncusu gece kuşu çıktı. Hırvat yıldız, 3 çocuğundan utanmamış Amerika'da bir gece kulübünde  sarışın bir hanım ile yakalanmış. Yıldız oyuncu bir de poz vermiş, sanırım "Amerika nereee, Hırvatistan nereee" diye düşünmüş. Oysa dünya küçük...

 
Paparazziler Modriç ile gece yakalanan hanımın ismini de ele geçirmiş. Diana Gudiç isimli güzel kızımız daha önce de Paris Hilton ile fotoğraf çektirmiş. Belli ki o da ekmeğinin peşinde. Ünlü olmak, o alemlerde isim yapmak istiyor. Kendisi pek de başarısız sayılmaz.


Real yönetiminin çapkın yıldıza bir tepki göstermesi beklenmiyor ama ilk formsuzluğunda o sigaralı fotoğrafı suratına çarpar Ancelotti ile Perez başkan...

Modriç'in eşi Vanja Modriç ise suskunluğunu koruyor. Muhtemelen evde merdane ile dalar Luka'ya...

(Fotoğraf eski (7 Ağustos) ama çaktırmayın. Magazin haberinde olur o kadar)

 

30 Ağustos 2013 Cuma

Barcelona & Qatar Airways



Bu Barcelona'nın sponsoru Türk Hava Yolları değil miydi? Reklam güzelmiş ama...

Tükürdüğünü Yalayan Eto'o

 
Futbol dünyası çok da büyük değil. Bugün rakibin olan takım yarın, yuvan olabiliyor. Bunun çok örneği var. Tümer Metin'i hepimiz hatırlarız. "Beşiktaş'tan başka bir Türk takımında oynamam mümkün değil. Bunu  kesin ve net olarak söylüyorum" cümlesi daha gündemdeyken Fenerbahçe ile anlaştı. Anlaşmasına da kızamazsın. Evet, bizim gönül bağıyla bağlı olduğumuz takım için mücadele ediyordu ama neticesinde ekmek parası için oynuyor.

Samuel Eto'o'nun da Chelsea ile Barcelona'nın sıkı rakip olduğu günlerden kalma bir sözü şu günlerde gündeme düştü. "Chelsea gibi ezik bir takımda oynayacağıma, köyüme döner yer fıstığı satarım" demişti bundan 8-9 yıl önce. Bugün o ezik (!) takıma imza attı. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok.

Yerli Kontenjanı Gurbetçiye!

 
Eskiden beri scouting'in altyapıdan daha verimli bir yatırım olduğunu düşünüyorum. Altyapının elbette scouting'e göre avantajları var ancak Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi takımlar için scouting daha karlı bir araç.

Bu düşüncemin arkasındayım. Dünya'da altyapı üzerine kurulu çok az takım var. Barcelona doğru örnek olmaz. Zira çok özel bir takım ve altyapısı kadar scouting ekibi de kuvvetli. Bir çok genç yeteneği daha çocuk yaşta takıma katıyor (scouting) ve sistemine uygun yetiştiriyor (altyapı). Onun dışında Bilbao dikkat çeken bir başka takım ama onun da biraz eli mahkum.

Altyapısı ile nam salmış West Ham, Southampton gibi takımların da bu işten dünya para kazandığını ya da çok büyük başarılar elde ettiğini söylemek güç. Ancak öte yandan Porto gibi scouting temelleri üzerine kurulan bir takımın bu işten iyi para kazandığını ve büyük başarılar elde ettiğini görüyoruz. Sadece Porto değil diğer Portekizliler de bu işten ekmek yiyor. Portekizliler arasında scouting-altyapı dengesinin en denk olduğu takım ise Sporting. Sporting, altyapıya da büyük önem veriyor.

Örnekler çoğaltılabilir. Zaten varmak istediğim nokta da bu değil. Bu tartışmaya açık bir konu. Aksini düşünen de elbette vardır. Üzerine basa basa tekrar yazıyorum. Altyapının özel yanları var. Muhammed'i sahada görmek paha biçilmez. Necip'i sevmek bir başka sevmektir. Bir başkası için Semih Kaya çok anlamlıdır vs. Ancak altyapı kolay kolay zengin etmez, büyük başarı da çok az zaman getirir. Scouting ise ikisini de verir.

Türkiye'de yabancı kuralı sebebiyle altyapı yer yer scouting'in önüne geçebilir. Oynatmak zorunda olduğunuz yerli oyuncu var ve bunun iyi olmasını istersiniz. İyi yabancıya ulaşmak daha kolay, zira havuz geniş ancak iyi yerli kısıtlı, dolayısıyla da pahalı. Bu sebeple, yerliyi kendi içinizden çıkarmak istemeniz daha doğru olabilir. Ya da yerli oyuncuyu da yurtdışından getireceksiniz. Gurbetçiler...

 
Gurbetçi piyasasından bu topraklarda eskiden beri çok oyuncu ekmek yedi. Ersen Martin'ler, Mustafa Özkan'lar, Atilla Birlik'ler adını hemen yazdıklarım. Listeyi uzattıkça uzatabiliriz. Bugün ise bu havuz daha da genişledi. Özellikle takımlarımızın kadro kalitelerini bir, hatta bir kaç seviye yukarı çektiği şu günlerde bu daha da değerli olmaya başladı. Özetle, iyi yerli olsun istiyor takımlar ve çoğunlukla yurtdışında yetişen yerlilerin kalite/fiyat oranları daha yüksek.

Bu Beşiktaş için de geçerli. Beşiktaş da gurbetçi pazarından faydalanan takımlardan biri. Eskiye nazaran çok daha fazla başvuruyor bu yola. Üstelik kalitelilerini getiriyor. Beşiktaş'ın kadrosunda 10 tane gurbetçi var. Alman pasaportlu Günay Güvenç, Mehmet Akgün, Sezer Öztürk, Olcay Şahan, Gökhan Töre ve Ömer Şişmanoğlu. Avusturya'lı Veli ve Tanju, Avustralya pasaportlu Ersan, Hollanda pasaportlu Oğuzhan. Bu 10 oyuncunun 4 tanesi ise bu yıl takıma katıldı: Gökhan Töre, Ömer Şişmanoğlu, Günay Güvenç ve Sezer Öztürk. Beşiktaş neden bu oyunculara yöneliyor. Çünkü aynı oyuncu Türkiye'de yetişince fiyatı artıyor. Kayseri, Eskişehir, Gaziantep ve Gençlerbirliği gibi takımlar yüksek bonservis bedeli isteyebiliyor. Sözgelimi Olcay Şahan, Kayserispor forması giyseydi ve Beşiktaş talip olsaydı, kapıyı en az 5 milyon €'dan açarlardı. Oysa Beşiktaş onun için geçen sene 800,000 € ödedi.

Bilgi olması açısından Galatasaray'da 5, Fenerbahçe'de de 2 tane gurbetçi var. Beklendiği gibi Kayserispor'da 10 tane.

Altyapıdan yetişmiş iyi oyuncular, kaliteli gurbetçiler ve özel yabancılar ile başarı gelmemesi mümkün değil.
 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Sol bek gelecek dertler bitecek

 
Beşiktaş'ta bu sezon en çok konuşulan transfer söylentileri Ronaldinho, Adebayor ve sol bekti. Ronaldinho ve Adebayor'u anlıyorum. Mmarka futbolcular ve isimlerinin gündemde kalması normal. Peki ya sol bek?

Beşiktaş'ın sol bek problemi var elbette ama forvet problemi de var aslında. Daha savunmacı ön libero problemi de var denebilir. Şu ana kadarki görüntüde stoper problemi de yok denemez. Sözün özü sol bek problemi var ama oluşturulan izlenim Beşiktaş sol bek alırsa tüm sorunlar çözülecek yönünde. Bu yanlış...

Beşiktaş'ın bu sezon oynadığı resmi maçlarda en fazla aksayan bölgeler sol bek, stoper ve forvetti. Forvetin defosu takım kazandığında pek belli olmaz. Almeida'nın kaçırdığı net gol pozisyonu unutulur belki ama Escüde'nün hatası akıllara kazınır. O yüzden savunma zaafları daha fazla dikkat çekmektedir.

Beşiktaş henüz ideal ikilisini bulmuş değil. Ya da bir başka tabirle ideal ikili henüz idealleşmiş değil. Sivok'un yanında Escude oynatılıyor. Toraman, Ersan ve Franco fırsat bekliyor. Biliç, Escude'ye güveniyor. Fransız oyuncunun hatalarına rağmen Hırvat hoca onda ısrar ediyor. Mmuhtemelen bir süre daha ısrar edecektir. Sonrasını biraz da Escude'nin performansı belirleyecek. Buradaki sıkıntı zamanla aşılacağa benziyor.

Sol bekte ise durum farklı. Geçen sene devre arasında İBB'den Gökhan Süzen alınmıştı. Süzen'den önce Uğur Boral deneniyordu. Olmadı. İkisi de takıma oturmadı. İiki sol açık kökenli oyuncunun da oturması daha şaşırtıcı olurdu zaten. Köybaşı, 1 yıldır sahalarda yok. Yerine adı geçen isimler Holebas ve Büttner. Büttner'in kiralanması üzerinde duruluyor, Holebas'ı kulübü kiralamaya yanaşmıyor. Öncelikle kiralık formülü oldukça mantıklı. Hatta yabancı oyuncu alınacaksa tek mantıklı seçim. Kimin olacağının da bugün pek önemli olduğu düşünülmüyor, zira herkes Ersan'dan iyidir algısı var.

Sol beke transfer şart. Alınacak da. Ancak sol bek sorununun çözümüyle takım seviye atlamayacaktır. Problemini çözmüş olacaktır.

27 Ağustos 2013 Salı

Dönemin Robben & Sneijder'i: Di Maria & Mesut

 
Bundan 4 yıl önce Real Madrid Galacticos'u tekrar kurarken Ronaldo ve Kaka'yı kadrosuna katmıştı. Dönemin en büyük beş yıldızından ikisini kadrosuna katmıştı. Bunlarla yetinmeyip bir de Benzema'yı almıştı. Madrid bu transferler için iyi bonservis öderken, bazı oyuncuları elden çıkarmak zorunda kalmıştı. Dönemin hocası Pellegrini gitmelerine karşı çıkmıştı ancak Robben Bayern'e, Sneijder de Inter'e transfer olmuştu.
 
O dönem Hollandalılardan uzaklaşmak isteyen Real için iki yıldızı gözden çıkarmak pek zor olmamıştı. Yeni yıldızlar başkan Perez'in yüzünü güldürüyordu ve Perez, Barcelona'ya karşı böyle bir sistemi doğru görüyordu.
 
Robben o dönemden beri Bayern'de oynuyor ve ara ara gözden düşse de Bayern için hala etkili bir silah olarak göze batıyor. Üstelik geçen sene de Şampiyonlar Ligi'ni kaldırmayı başardı. Sneijder ise Mourinho ile bir Şampiyonlar Ligi alırken geçen sene takımda revizyona giden Inter'de transfer listesine kondu veGalatasaray'a geldi. Bugün hala piyasası var.
 
Bugün de benzer bir değişim olabilir. Bale transferi, Real Madrid için çok kolay sindirilebilecek bir transfer değil. Galli oyuncu için çok ciddi para ödendi. Bu yükü biraz olsun hafifletmek için eldeki bazı oyuncuların satılması muhtemel. Di Maria ilk adı çıkandı, zira bu transfer öncesinde bile Arjantinli'nin yeri kulübe olmuştu. Benzema'nın arkasındaki 3 oyuncu Isco, Ronaldo ve Mesut olacaktı. Di Maria'nın satışı başkan ve Ancelotti tarafından yalanlandı. Satmayı düşünmediklerini söylediler. Bugün Arsenal, PSG ve Manchester United ilgileniyor onunla. Real'in bugün satma planı yok belki ama iyi bir bonservis önerisini de geri çevrilmeyeceği düşünülüyor.
 
Öte yandan Mesut için de benzer durum söz konusu. Bale'in gelişiyle kulübeye paslanacak isim Mesut olacaktır. Mesut'ın Madrid'de yedek kalmayı kabulleneceği düşünülemez. Zaten menajeri görüşmelere başladı. Onun da ismi Manchester ile anılıyor. 45 milyon € bonservis bedeliyle Old Trafford'a transfer olacağı düşünülüyor. Sadece Manchester değil Arsenal de onunla ilgileniyor. İkisi için de kaliteli transfer olur.
 
Real'in Bale tercihi de ısrarı da tartışılır. Galli oyuncunun Madrid'de nasıl performans göstereceği de soru işareti. Elbette muazzam bir yetenek ama bu parayadeğer mi? Ronaldo etkisi oluşturur mu? Ben sanmıyorum. Ronaldo etkisi vermez ama takıma çok şey katar.
 
Real'in bu parayı bir şekilde çıkarması gerekiyor ve Perez, Bale'in Uuzakdoğu'da tanınırlığını da kullanmak istiyor. Zira Beckham'dan çok iyi para kazanmışlardı. Becks'in transferinin ilk gününde 8000 forma satılmıştı. Bale'de de bu yöntemi kullanacaktır.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Atletico Mata'nın Peşinde

 
Premier Lig ile La Liga arasındaki transferler transfer sezonu bitimine kadar devam edeceğe benziyor. Son dedikodu ise aslında beklenmedik yerden geldi. Adrian ile yollarını ayırması muhtemel Atletico Madrid Juan Mata'yı kiralamak istiyor.
 
Son Willian transferinde hücuma dönük ortasaha oyuncularının artması Chelsea için harmoni açısından sorun olabilir. Özellikle Willian, Hazard, Mata, Oscar gibi oyuncuların tamamı Dünya Kupası'nda yer almak için ilk 11 de oynamak isteyecektir. Bunlardan birinin yedek kalması milli takıma seçilmesini riske atabilir. Willian'ın transferiyle Mata yedek kalabilir. Mata, Dünya Kupası şansının artması için kiralık olarak da olsa Atletico Madrid'e gitmeye sıcak bakabilir.
 
Chelsea ise öncelikle Moses'ı kiralamayı planlıyor. Mata'yı kısa süreliğine de olsa gözden çıkaracaklarını sanmıyorum ama Atletico şansını deniyor. Mata'nın bırakılması ise Chelsea adına sezonun en saçma işi olur. Hazard ile birlikte kesinlikle oynatılması gereken bir oyuncu ve bunu 2 yıllık performansıyla da gösterdi. Mourinho'nun böyle bir hata yapabileceğini düşünmüyorum.

25 Ağustos 2013 Pazar

Real Madrid Domino Taşını Devirdi

 
Bale'in Real Madrid'e transferi İngiltere piyasasını da hareketlendirecek. Bale'in gidişiyle Tottenham bu açığı kapatmak için transfer yapacak. Bunun yanı sıra Real Madrid Isco ve Bale'in gelişiyle eldeki bazı oyuncuları bırakabilir ya da bırakmak zorunda kalabilir. Bu da İngilizler'in iştahını kabartıyor.

Bale transferi gerçekleşmek üzereyken Arsenal'in Benzema ve Di Maria ilgisi kendini hepten belli etti. Wenger ikisini de yalanlamadı. Benzema'yı bırakması zor görünüyordu ama Di Maria daha olasıydı. Higuain de gitmişken, Ancelotti Benzema'yı bırakmaz. Bırakırsa Luis Suarez'in gelişiyle bırakır. Bu transfer de şu anda gündemde değil.

Di Maria ise daha olası bir transfer. Arjantinli Bale, Mesut, Kaka, Isco gibi oyuncuların olduğu kadroda az şans bulabilir. Bu da gitme ihtimalini güçlendirir. Di Maria'ya Arsenal'in yanı sıra PSG ve Man Utd da talip. Ancelotti ise bırakmak istemiyor ama Bale transferinin mali yükünü biraz oslun hafifletmek için bırakabilirler.

Tüm bu gelişmeler akla yatkın dururken enteresan bir gelişme ayyuka çıktı. Real Madrid Di Maria yerine Mesut'u gözden çıkarabilir görünüyor. El Confidencial'ın haberine göre Mesut gözden çıkarılan isim ve Manchester'a da önerilmiş. Ancak Moyes transfer çok sıcak bakmıyormuş. Eğer haber doğruysa ve Moyes gerçekten sıcak bakmıyorsa çok pişman olur. Muhtemelen o bölgede oynatabileceği Kagawa gibi bir isim olduğu için sıcak bakmıyor ama Mesut kanatta da oynatılabilecek ve faydalı olabilecek bir oyuncu ve değerlendirilmeli.

Son bomba ise Cristiano Ronaldo. Ronaldo'nun bu yaz olmasa da ileride Manchester'a dönmek istediği haberleri yapılmaya başlandı.

Öte yandan Manchester'ın asıl gündemindeki isimler ise Fellaini ve Baines. Moyes, oyuncuların kariyeri için iyi fırsat olduğunu ve eğer bugün Everton'ın hocası olsaydı, onları tutmasının çok zor olacağını söyledi. Martinez ise oyuncuları vermeme niyetinde.

Chelsea'nin şişkin kadrosu ve Willian

 
Mourinho'nun olduğu yerde plansızlıktan bahsetmek kolay değil ama Portekizli bu yaz yaptığı transferlerle biraz bu görüntüyü çiziyor. Chelsea bu yaz döneminde Cuevas, van Ginken, Perica, Shürrle ve Schwarzer'ı kadrosuna katmıştı. Bugün de Willian'ı kadrosuna kattı ve forvet için pazartesi maç sonrasını beklemeye koyuldu. Maviler, Rooney için 40m £ civarında son bir teklif yapacak görünüyor.

Benzer kadro yapısı City'de olsaydı -ki var- Manchester ekibi kadroyu şişirmekle suçlanırdı. Aslında şu andaki Chelsea'nin de City'den pek farkı yok. Savunma hattı bir kenara, hücum hattında aynı bölgede oynayabilecek çok fazla oyuncu var. Buna kadro derinliği de denebilir ama bu biraz derinlikten öte.

Ortasahanın göbeğinde Ramires, van Ginkel, Essien, Mikel, McEchran ve Lampard var. Burada iki oyuncu oynayacağını düşünürsek eldeki 6 oyuncu çok. Muhtemelen Ramires ve Lampard ağırlıklı oynayacaktır. Lampard'ın yaşı düşünüldüğünde Essien onu yedekleyecektir. Mikel, McEchran ve van Ginkel ile kupa mesailerine çıkacaktır. Bu potansiyelli McEchran için sorun olabilir. Öte yandan Mikel de kısa süre almış olacak ve onun için sorun daha büyük olabilir.

Burada oynayacak ikilinin önünde 3 oyuncu oynatılacak. Hazard, Mata, Shürrle, Oscar, De Bruyne, Moses ve yeni tranfer Willian burası için aday isimler. Hazard'ın yeri garanti gibi. Belçikalı oyuncu yeteneği ve potansiyeliyle yerini garanti eder. Mata ise geldiği günden beri muazzam performans sergiliyor. Onun da maçların çoğunda görev alacağını düşünüyorum. Oscar da Mourinho'nun beğendiği oyunculardan biri. Elde zaten ilk 11 için ideal 3 oyuncu varken Shürrle ve Willian da alındı. Shürrle ve Moses bu üçlüyü yedekleyecek olsa de Bruyne ve Willian ne yapacak. Üstelik Willian yeni transfer.

3 kişilik bölgeye 7 oyuncu çok. Üstelik de Bruyne dışında ilk 11 oyuncusu olmamayı kabul edebilecek oyuncu da yok. Belki biraz Moses. Willian'ın transfer edilmesi ise tuhaf. Mourinho bu transferi biraz da Tottenham'ın güçlenmesinden çekindiği için yapmış görünüyor. Her fırsatta Spurs'un iyi bir kadrosu olduğu ve onların da mücadele içinde olacağını söyleyor zaten. Bu transfer yapısının benzerini City'de de görüyoruz.

Bunun tek kabul edilbilir açıklaması Mourinho'nun bu saydığımız oyunculardan bazılarını kadroda düşünmemesi olabilir. Mesela Moses ilk fırsatta satacağı bir oyuncuysa Willian'ın alınması mantıklı olabilir. Tabi bunu da önümüzdedi dönemde göreceğiz.

23 Ağustos 2013 Cuma

Raul



Raul'un jübile maçında Al-Sadd ile Real Madrid karşı karşıya geldi. Raul, kaptanlık pazubandını da takarak Real Madrid formasıyla maça başladı. Kral, Santiago Bernabeu çimlerine golsüz veda etmezdi, etmedi de. Devre bittiğinde, 7 numaralı formayı sembolik de olsa Ronaldo'ya verdi ve gitti.
Ronaldo için bundan daha büyük gurur azdır. Raul gibi bir oyuncunun formasını giymek büyük gurur olsa gerek. Muhtemelen hayatı boyunca saklayacağı formalardan da biri olacaktır.

 
Futbol sahalarında bir oyuncunun jübilesini görmek, onun bir daha orada oynamayacağını bilerek son kez onu izlemek, yıllar sonra formasını ve pazubandını 1 maçlık da olsa onun üzerinde görmek çok güzel şeyler.

 
İspanyollar hala onu çok seviyor. Real Madrid müzesinde fotoşopla yanına ekletebildiğin tek eski oyuncu hala Raul. Eminim uzun bir süre de öyle kalacak. Raul, çocuklarımıza anlatacağımız adam... Güle güle...