31 Aralık 2012 Pazartesi

Jelavic'in hedefleri


İngiltere'nin tartışmasız en iyi hocalarından biridir David Moyes. Everton ile yıllardır iyi iş çıkarıyor. Evet şampiyonluğa oynamıyor ama bütçesi belli bir takımla başardıkları gözardı edilemez.

Yıllardır koruduğu istikrarında, yaptığı transferler de etkili. Takımda neredeyse atıl diyebileceğimiz oyuncu yok. Kadrosundan oldukça iyi faydalanıyor. Her oyuncu takıma katkı yapabilecek düzeyde. Fellaini, Pienaar gibi isimler bu yıl biraz daha ön plana çıkıyor ama he geçen sene hem de bu sene takıma müthiş katkı yapan forveti de unutmak olmaz.

Nikica Jelavic, Moyes'un memleketten getirdiği golcüsü. Rangers'dan 5.5 milyon £ karşılığında alınmıştı. Bugün değeri kesinlikle bu fiyatın üzerinde. Geçen seneki katkıdan sonra bu yıl da kötü gitmiyor. İlk yarıda rakip fileleri 6 kez havalandırdı. Hedefi ise 15 gole ulaşabilmek.

Jelavic, EPL'de olmaktan ve takımından memnun. Takım olduklarını ve her oyuncunun yokluğunu bir şekilde kapatabileceklerini söylüyor. Fellaini'nin olmadığı süreçteki pozitif futbollarını da buna örnek gösteriyor.

Jelavic'in hedefi Şampiyonlar Ligi. Kolay bir hedef değil ama Everton da yabana atılır bir takım değil. 

27 Aralık 2012 Perşembe

Newcastle'da Ba sorunu

 
İngilizler lige pek ara vermese de Ocak ayı yaklaşınca tranfer konuşmaya başlarlar. Bu sene İngiltere içinde gündem Demba Ba. Senegalli golcü Newcastle formasıyla bu sezon 11 gol 3 asistlik bir performans sergiledi. Newcastle, geçen yılki formunun gerisinde olsa da, Ba geçen sene ilk yarısındaki ritmini yakaladı.

Ba ile sene başında Galatasaray da ilgilenmişti. Galatasaray nasıl alsın Ba'yı? 7.5 milyon £ veren herkes alabilir. Senegalli yıldızın kontratında böyle bir madde var ve bu da golcü ihtiyacı olan takımların iştahıı kabartıyor. Arsenal, PSG ve QPR şu ana dek ilgisini belli edenler.

Alan Pardew ise bu durumdan oldukça rahatsız. Newcastle'ın hocası bu madde yüzünden yarınlarının belli olmadığını düşünüyor. Düşünmekte haklı da. Zira Ba da kalmak için can atmıyor ve iyi bir teklifi muhtemelen değerlendirmek isteyecektir. Newcastle, böylesi formda bir oyuncusunu İngiltere standartlarında düşük bir bonservis bedeliyle elden çıkarmak istemez.

Pardew devre arasında Ba'yı elde tutmaya çalışacak. Eğer tutabilirse yıl sonu ya yeni sözleşme imzalayıp, kontrat fesih bedelini değiştirecek ya da satacak.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Chelsea forvet avında

Geçen sezonun Şampiyonlar Ligi şampiyonu Chelsea, sezona iyi başlamış olmasına rağmen,  ilk yarının ortalarındaki düşüşle birlikte hoca değişikliğine kadar gitmişti. Caretaker olarak görevi alan Di Matteo, yazı hareketli geçirdi ama kurduğu takımla yarım sezon bile mücadele etme fırsatı bulamadı.

Sezon öncesi yazın en fazla konuşulan 2-3 transferinden birine imza atmışlardı. Eden Hazard, EPL'ye Chelsea forması altında giriş yaptı. Hazard dışında Marko Marin, Oscar, Azpilicueta ve Moses gibi kaliteli genç isimleri de kadrolarına kattılar. Diğer taraftan takımın eskileri ise artık mavi forma altında değildi.

Rus patron, sorumluluğu Rafa'ya verdikten sonra devre arasında biraz da onun için yatırım yapmayı planlıyor. İilk hedef Falcao. Atletico 40 milyon verdiğinde ölü yatırım diyen vardı ama aynı adama bugün 60 milyon isteyecekleri kimsenin aklına gelmezdi. İspanyollar 60 istiyor, Chelsea 50 milyonu gözden çıkardı. Değer mi? Değer.

Bir başka hedef de Shakhtar'ın yıldızı Willian. Sezon başında da istemişlerdi ama Luce onun için iyi para istedi. Hazard'dan daha kötü oyuncu değil, en az ona ödenen kadar isteriz demişti. Muhtemel bir transferde Ukrayna ekibinin kasasına 35 milyon girebilir.

Bu ikiliye toplam 85 milyon ayrılmış görünüyor. Zaten hali hazırda 50 milyonluk bir forvetleri var. 18 milyonluk bir yetenek de kiralık. Toplamda 150 milyon civarında bir forvet hattı var. Üstelik Hazard, Mata gibi forvet görünümlü ortasahaları düşünmüyoruz bile.

23 Kasım 2012 Cuma

Beşiktaş 3-1 Akhisar Belediyespor


 
Samet Aybaba geldiğinde benim de ciddi soru işaretlerim vardı. Bazıları hala var, bazıları konusunda da ön yargılı davrandığımı düşünüyorum. Yanıldığım kısmı, sahaya yansıyan kısım. Bu takım şu anda muazzam bir hücum gücüne sahip ve son dönemlerde izlediğim en iyi Beşiktaş hücum hattı.

Akhisar maçının görece kolay geçmesi bekleniyordu. Samet Hoca, önceki maçların aksine Uğur’u yedek kulübesine almış yerine Emre Özkan’ı koymuştu. Maç öncesi açıklamasında İsmail’in sakatlığına da işaret ediyordu. O blgede iyiden iyiye sıkıntı olacağa benziyordu ve Emre’yi orada görmek istiyordu. Onun dışında ideal 11 ile sahadaydı Beşiktaş.

Daha dakika 3’dü ki Holosko’nun güzel golü geldi. Bu golden 4 dakika sonra yine Holosko sahnedeydi demeden önce McGregor’un çıkardığı toptan bahsetmek gerekir. O an 1-1 olabilirdi ancak İskoç kaleci iyi çıkardı. Bu pozisyondan saniyeler sonra da Holosko ikinci kez sahneye çıktı.

Bugolden sonra dolğal olarak oyunun temposu biraz düştü. 2-0’ın rahatlığı hücumu kafada 2. Plana attı. İlk yarıda son 15’e girilirken yine klasik Beşiktaş maçına dönmüştü maç. Karşılıklı hücumlar ve pozisyonlar. Fernandes, Almeida derken Hilbert sahnedeydi. Almeida’nın müthiş uzun pasında Hilbert topu iyi sürdü ve iyi vurdu.

İkinci yarı Beşiktaş daha durgundu. Hücum hattı düşmüştü. Bunda skorun da etkisi vardı elbette. Özellikle Fernandes’in de oyundan çıkmasıyla pozisyon zenginliği neredeyse tamamen bitti. Diğer taraftan Akhisar ilk yarıdakine benzer bir performans sergiliyordu. Pozisyona girmiyor değildi. Zaten ilk yarıda net iki pozisyonları da vardı ki McGregor çıkardı. 63’te Mustafa’nın golüyle ümitlense de devamını getiremedi.

Maçı izlemeyen biri, Holosko eski günlerine döndü haberini yutar. Ben Holosko’nun bugün de dahil takıma çok faydalı olduğunu düşünmüyorum. Attığı goller elbette çok değerli ve önemli ancak 7. Dakikadan sonra onu iki ya da üç kez görebildik. Sahada kayıp, pozisyonlarda yok.

Diğer taraftan Olcay da tam tersi. Gol yollarında çok başarılı değil belki ama muazzam mücadele ediyor ve hemen hemen her pozisyonun içinde. Hücum hattını oluşturan diğer 3 oyuncu ise ortalamanın üzerindeydi bugün. Oğuzhan, Fernandes ve Almeida çok iyi bir gün geçirmese de, vasatım üzerindeydi. Fernandes’in Olcay’a çıkardığı pas ise günün en güzel anıydı. Yarın Holosko’nun golünü hatırlamayacağız ama bu pas hafızalarımızda kalacak.

Bir adım daha geriye gelelim: Necip. Her hafta üzerine koyuyor. Hem savunmada, hem hücumda iyi. Kendine güzeni geldi ve doğru işler yapıyor. Beşiktaş iyi bir oyuncu kazandı. “Evlat” oldu...

Sıkıntılı bölge sol bekte Emre vardı bugün. İyi ya da kötüydü diyecek kadar oynama fırsatı olmadı. Akhisar’ın sağdan atakları vardı ve bu ataklarda çok iyi savunma yapmadı açıkçası ancak beklemek gerekir. Uğur Boral’ı bekleyeceğine Emre Özkan’ı beklemeli Beşiktaş.

Eleştirilen bir başka isim McGregor. Ben kesinlikle kötü olduğunu düşünmüyorum. Hatalı gol yemiyor mu? Yiyor. Yediğinde de savunmuyorum ama eldeki en iyisi. Cenk’in daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Cenk, İskoç kaleciden çok daha fazla hata yapma potansiyeline sahip maalesef. Cenk oynatılırsa dagenç ve yerli olduğu için oynatılır. Yerli savunmasıyla oynatılmasına ses etmem, diğer taraftan potansiyel görülüp oynatılmasına da ses etmem ama daha iyi olduğu için oynatılması anlamsız olur.

Bir de maç boyunca spikerin dillendirdiği “yedek kaleciyi zinde tutma” olayı var. Neden? “Gregor sakatlanırsa, Cenk hazır bulunsun.” Bu son derece saçma bir öneri. Cenk, McGregor sakatlansa da, sakatlanmasa da bugün hazır değil, yarın da hazır olmayacak. O ilk maçı bugün oynatacağına, bırak Gregor olmadığında oynat. O acemiliği bugün geçirtmekle, yarın geçirtmek arasında fark yok. Diğer taraftan 60’dan sonra kaleci değiştirilmez sevgili Melih.

Hakemi iyi bulmadım. Türk futbolunun kötü iki tarafı hakemler ve sert oyun. Hakemlerimizin Avrupa maçlarında iyi performans göstermesi ise enteresan. Bunda yöneticilerimizin de parmağı olabilir. Hakem kararları belki de bize yansıyan yanıdır, işin arka planı nedir bilmiyorum.

Almeida Ankaragücü maçında yok. Genelde böyle günlerde Beşiktaş hep birini kazanmıştır. Mehmet Akgün, Oğuzhan gibi isimler yokluktan çıkmış isimler. Umut ediyorum, gelecek hafta bir forvet kazanmış olalım.

8 Kasım 2012 Perşembe

Liverpool

Liverpool, Anfield Road'u gömleğe taşımış... Ceketin altından bu çıkınca biraz abes olur ama yaz günü maça giderken giyilmez değil. Merak edenler için fiyatı: 40£

Marco Materazzi

28 Ekim 2012 Pazar

Sevdiğim Beşiktaş

 
Kasımpaşa Beşiktaş maçını izleyemedim. İzleyememiş olmam bir kenara 4 takımı farklı gün oynatabilmek için fikstürde takla atılmasını anlamsız buluyorum. Koy cumartesi öğleden sonraya. Hem nostalji yaşayalım, hem de gün yüzüyle takımımızı görelim...

Maçı izleyemedim ama özeti bile beni mutlu etmeye yetti. Skordan bağımsız yazıyorum bunları. Yenilseydik de aynı şeyleri yazar mıydım? Yazardım.

Oğuzhan'ın sahada oluşu: Arsenal'den sezon başında umutlarla alınmıştı ama Trabzonspor maçına kadar pek izleyememiştik. Son 15 dakikada giren adam Messi, Ronaldo değilse kendini gösteremiyor. Seyircide iz bırakmıyor. İmzasını atamıyor. Bu yüzden şimdiye kadar değerlendirme fırsatımız olmamıştı. Trabzon maçında çok iyiydi, bu maçta da özetlerden anladığım kadarıyla çok iyiymiş. Umarım kendine güveni her geçen gün artar. Türk futboluna ve Beşiktaş'a böyle bir yetenek kazandırmak büyük mutluluk verir. Samet Hoca'nın sözleri de çok anlamlı. İki maçla göklere çıkarmamamız gerektiğini söylüyor. Sonuna kadar haklı. İki maçla abartmayalım, yarın bir maç kötü oynayınca da yerin dibine sokmayalım.

Necip'in kaptanlığı: Necip, öve öve bitiremediğimiz ama meyvesini de yiyemediğimiz altyapımızın son yıllardaki nadir meyvelerinden. Mesela Batuhan da Beşiktaş altyapısından çıkma, genç ve yetenekli bir isim ama çoğu Beşiktaşlı için Necip kadar değerli değildir. Çünkü Necip yetenekli, azimli, çalışkan oluşunun yanı sıra efendi oluşuyla ve ağır başlılığıyla da sevilen bir oyuncu. Benim gözümde örnek bir insan. Bu çocuğa Beşiktaş kaptanlığı yakışır. Bugün çok tecrübeli değil ve henüz kaptanlık için çok olgun değil belki ama yarın bu evladın kolunda o pazubandı görmek isterim. Kasımpaşa maçında da Toraman'ın yerine oyuna girdiğinde kaptanlık pazubandını o taktı. O ana tanıklık edemediğim için çok şanssızım ama bugünleri gördüğüm için de çok mutluyum.

 
Ernst: Necip'ten topu Ernst'e atalım. Az önce bahsettiğimiz Necip'in bugünlere gelmesinde emeğinin olduğunu düşündüğüm bir isim. Denizli'nin Fabian'ı Beşiktaş'ta benim için adını unutulmazlar arasına yazdıran bir futbolcu. Takımdan gönderilişinin detaylarını çok bilmiyoruz. Fiyatında indirime gitmesine rağmen mi gönderildi, yoksa indirim mi yapmak istemedi bilmiyoruz. Her ne ise o günlere dönmenin anlamı yok. Necip'in kaptanlığını göremediğim için şanssızım belki ama Ernst'in başka forma altında bize karşı oynadığını görmediğim için de bir o kadar şanslıyım.

Maçı benim için anlamlı kılan şeyler bunlar. Onun dışında Fernandes'in formda oluşunu görmek, Olcay'ın takıma katkısının her geçen gün arttığını, Ersan'ın oynadığını bilmek güzel... Sol bekte Uğur'u görmek de kötü. Onun kazanılmaya çalışılması da anlamsız. Bu ısrarın sebebi bu sene alınmış olması ve transferin haklılığını gösterme isteği olabilir. Bu ısrar hocanın mı, yönetimin mi bilmiyorum.

Kazanmak ya da kaybetmek çok önemli değil. Etkisi bir gün sürüyor ama futbolun içindeki futbol dışı şeylerin etkisi daha uzun sürüyor. Tıpkı maçtan 2 gün sonra bana bu yazıyı yazdıran şeyler gibi...

Manchester 12 kişiyle

 
Lider Chelsea ile Manchester United'ın maçının başlamasına 1 saat kala Merseyside derbisinde Suarez’in nizami golü ofsayt gerekçesiyle sayılmıyordu. İngiltere’de haftanın kapanacağı gün hakem hatasıyla başlamıştı. Liverpool’un ligdeki konumu belki bu hatayı manşetlere taşımaya yetmezdi ama ligin zirvesindeki iki ekibin maçında da benzer hatalar olunca konuşulacak konu kesinleşti.

Maç öncesi Chelsea 22 puanla liderlik koltuğunda otururken, Manchester, Londra ekibini 4 puan geriden takip ediyordu. Zirvedeki ikiliye ortak son şampiyon City vardı. Manchester’ın sessiz çocukları, Kırmızı Şeytanlar ile aynı puanda girdiği haftayı galibiyetle kapatmıştı. Chelsea kazandığı takdirde Manchester ile arasındaki puan farkını yediye çıkaracaktı ki; 9 hafta sonunda hiç de azımsanmayacak bir fark olacaktı. Manchester’ın kazanması durumunda ise zirve 3 ortaklı olacaktı.

Maça Manchester 1-0 önde başladı. Henüz 4. dakikada van Persie’nin direkten dönen topu Luiz’e çarptı ve ağlara gitti. Luiz’in şanssızlığı, topu direkten dönen RVP’nin şanssızlığından fazlaydı. Golün şokunu üzerinden atmaya çalışan Maviler kalelerinde 2. golü gördüklerinde dakikalar 12’yi gösteriyordu. Ashley Cole’un boşalttığı kanattan iyi gelen Valencia çizgiye indi, ceza sahasındaki van Persie’yi gördü ve Hollandalı farkı ikiye çıkardı. Valencia’nin uzun mesafeli asistine orta demek biraz abes olacaktır, zira orta değil düpedüz ayağa pastı.

Chelsea henüz 12 dakika geçtiğinde evinde 2-0 mağluptu. İstatistikler bu maçın dönmeyeceğine işaret ediyordu. Manchester 2-0’dan maç vermemişti. Sadece istatistikler değil sahadaki futbol da Manchester’dan yanaydı. Sir Alex’in talebeleri 35.dakikaya kadar topun hakimiydi ve orta sahada rakibini eziyordu. Skorun verdiği rahatlıkla birlikte iyi top çeviriyorlar ve rakibe topla oynama fırsatı vermiyorlardı. 35’ten sonra Maviler biraz olsun toparlandı. Evans’ın direkten çıkan ters şutu sonrası Cahill’in kafası, ardından Torres’in kaçırdığı... Chelsea 10 dakikada 3 ciddi pozisyona girmişti. İlk yarının böyle bitmeyeceği belliydi. Zaten bitime 1 dakika kala Mata’nın frikik golü geldi. Maçta olmadık topları çıkaran de Gea yanlış yer tutmuştu.

İkinci yarıya Chelsea, ilk yarıda bıraktığı yerden başladı. Ataklar devam ediyordu. Manchester orta sahada top kazanmakta zorlanıyor, kazandığını da verimli kullanamıyordu. 53. dakikada Ramires’in golü gelene kadar sahanın hakimi Chelsea’ydi. Skor 2-2 olmuştu. Moralli olan taraf da Chelsea’ydi.
Bu dakikadan sonra Manchester biraz olsun oyuna ortak olmaya başladı. 63. dakikada kontrayı faulle kesen Ivanoviç kırmızı kart ile oyun dışında kaldı. Sir Alex hemen oyuna cezasahası golcüsünü aldı. Hernandez RVP’nin yanına ikinci forvet olarak geldi. Di Matteo ise sağ beke Azpilicueta’yı çekerken oyundan çıkan isim Oscar’dı.

69. dakikada bu sefer Torres son adamdı. Rakibini geçerken düştü ve oyun durdu. Olası bir faul kararında kırmızı görecek isim Evans’tı ama kart Torres için çıktı. Clattenburg, İspanyol oyuncuya, hakemi aldatmaya yönelik hareketten ikinci sarıyı çıkardı. Karar, teorik olarak doğru olabilir ama maçın seyrini ve standartını düşündüğümüzde yanlıştı. En azından ikinci sarı olarak sert bir karardı.
Clattenburg’un bu kararı bir şekilde hakem yorumu olarak kabul edilebilir ama 75’teki Hernandez golü kabul edilemez bir hataydı. Meksikalı golcünün ofsayt olduğu pozisyonda yan hakem pozisyonu iyi süzemedi ve golü verdi. Bir bakıma Liverpool’un golü Manchester’a yazılmıştı.

Maç bu skorla sona erdi. İngiltere’de şimdi gündem hakem hataları. Ada’nın Serhat’ına, Gökmen’ine, Erman’ına iyi malzeme çıkmıştır.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Curva Nord ve Zeman



  İnter Taraftar grubu Curva Nord'un Zeman için açtığı pankart 

                                                   Onurlu Zeman, Temiz Futbolun İkonu 

1 Eylül 2012 Cumartesi

İngiltere'de son gün heyecanı


Transfer sezonunun son gün heyecanı başkadır. Tek bir gün, tüm transfer sezonu kadar heyecanlı geçebiliyor bazen. Dün İngiltere için de böyleydi. Herkes kendi ekmeğinin peşindeydi. Bir transfer oluyor ve domino etkisi görebiliyorduk.

Güne, sabahıyla başlayalım. Günün ilk saatlerinde Dempsey’in ertesi gün Fulham forması giymeyeceği konuşulmaya başlanmıştı. Verilen referanslar Martin Jol’ün ağzındandı. Öte yandan Bendtner ile Juve’nin ilgilendiği yazılıyordu.

Günün ilk somut olayında Stoke City imzası vardı. Charlie Adam, saat daha 9 olmadan sağlık kontrolü için Stoke’daydı. Adam, sağlık kontrolünden geçerken sıcak bir gelişme de Watford’da yaşanıyordu. Watford, sağlam bir oyuncuya kancayı atmıştı ama İtalyan Iaquinta’nın menajeri bu transferden vazgeçtiklerini açıklıyordu. Gün bitiminde Vincenzo, Cesena’ya kiralanacaktı.
 
Transfer sezonu boyunca bekleyen City’de son gün hareketli saatler yaşanıyordu. Scott Sinclair, Manchester’a ulaşmıştı. Swansea’de geçen sezon harika bir performans sergileyen kanat oyuncusu, önümüzdeki yıl Manchester City forması giyecekti. Bu görüşmeler aslında bir iki gün önceden başlamıştı.

Saat 10 olduğunda flaş gelişme, Fulham’ın, Aston Villa’nın Dempsey teklifini kabul etmesiydi. Liverpool, Tottenham derken, Amerikalı Aston Villa’ya gidiyordu. Londra’da ise bir yolcu vardı. Rafael van der Vaart, Hamburg yoluna düşmüştü. Sağlık kontrolünden geçecekti.  Bu iki gelişmenin yanı sıra Everton, Kopenhag’dan Brian Oviedo ile anlaşmıştı. Dempsey konusunda ses çıkmayan Liverpool’da ise Jay Spearing, Bolton’a kiralanıyordu.

Saat 11 olduğunda, Mancini, Scott Sinclair ve Richard Wright’ı transfer etmeye yakın olduklarını açıkladı. Bu açıklama bitmemişti ki Stoke City’den resmi açıklama geldi. Charlie Adam gelecek yıl Stoke City forması giyecekti. Saatler geçtikçe hareket artıyordu. Aston Villa’dan transferi bitirdik açıklaması beklenirken, Dempsey transferinden vazgeçtik açıklaması geldi. Villa, hedefe Wilfried’i almıştı. Dempsey gündemi meşgul ederken Zigic Mallorca’ya, Richardson da Fulham’a transfer oluyordu.

Saat 12’de heyecan iyice artmıştı. Vaart, Hamburg’a ulaşmıştı. Krkiç, Milan’a yaklaşmıştı ve Scott Sinclair için resmi açıklama gelmişti. Vaart’ı kaçıran Spurs de Moutinho için tekrar harekete geçmişti. Stoke City, Charlie Adam ile 4 yıllık anlaşma yaptıklarını açıklamıştı. Bonservis olarak da 4 milyon £ ödeme yapacaklardı. QPR, Marsilya’dan Mbia’yı transfer ederken, Afellay Schalke’ye, Danny Rose da Fulham’a kiralanıyordu. QPR için Joey Barton’ın gözden çıkarılması anlamına geliyordu. Oda Marsilya’ya kiralanıyordu. Emre, Fenerbahçe’den ayrılmamış olsaydı Barton & Emre savaşı izleyebilirdik.

Saatler 1’i geçmişti ki İnter Milan, Maicon’un Manchester yolunda olduğunu açıkladı. Brezilyalı City’e transfer olacaktı. Forvet arayan Malaga, City’den Santa Cruz’u almak için girişimlere başlamıştı. Oviedo konusunda ise Everton’dan resmi açıklama gelmişti. Öğleden sonranın dedikodularının başında N’Zonzi geliyordu. Blackburn’lü oyuncu Fulham’a gidebilirdi. Fulham bu dedikodular devam ederken Wolfsburglu Ashkan Dejagar’ı sağlık kontrolüne almıştı. Fulham hakkında bir dedikodu daha çıkmıştı: Michel Bastos.

 
Saat 3 olduğunda Vaart artık Hamburg’luydu. Spurs’de ise Lloris heyecanı yaşanıyordu. Lyon vermek istemiyordu ama İngilizler gözü karartmıştı. Yine sessizliği bozan bir Fulham haberi oldu. Dimitar Berbatov ile anlaşma sağlandı. Manchester City de ikinci anlaşmasını yapmıştı. Tecrübeli kaleci Richard Wright ile anlaştılar. City, hemen ardından Maicon ile de anlaşmaya vardı.

Saatler 4 olduğunda Tottenham hızını arttırmıştı. Moutinho için ısrar ediyordu. Liverpool’un Benayoun ile ilgilenmeye başlaması ise taraftarı ayağa kaldırmıştı. Sinclair’i kaptıran Swansea, yine bir La Liga’lıya merhaba diyordu. Valencia’lı Pablo Hernandez ile 5.5 m £ karşılığında anlaşmaya varıldı.

Juventus, forvet arayışlarını sürdürüyor ve Bendtner ile ilgileniyordu. Saatler 5.30 olduğunda açıklama geldi. Bendtner artık Juventus forması giyecekti. Öğleden sonrayı sessiz geçiren Dempsey ise tekrar gündeme geldi. Liverpool ve Tottenham savaşı yeniden başlamıştı.

Saatler 6 olduğunda Kakuta, 1 yılını Hollanda’da geçirmek üzere Vitesse’ye gidiyordu. Liverpool ise Dempsey’in yanı sıra Leandro Damiao ile ilgileniyordu. Saat 7’de Chelsea, Atletico Madrid maç kadrosu açıklandı ve Essien’in kadroda olmadığı dikkat çekti. Sturridge ise yedekler arasındaydı. Bu sırada Southampton büyük bir transfere imza atıyordu. Gaston Ramirez ile anlaştıklarını duyurdular.

Man City, Benfica’yı Javi Garcia konusunda 16m £’a ikna ediyordu. Diğer taraftan Liverpool ile Fulham, Dempsey konusunda anlaşamamıştı. Liverpool 4m £ önermişti, oysa Fulham’ın Aston Villa ile anlaştığı rakam 5+2m £’du.  Saatler ilerledikçe resmi açıklamalar da geliyordu. Malaga, Santa Cruz’u resmen duyurdu. Lloris ise sağlık kontrolündeydi.  Aston Villa ise Benteke için kulübüyle anlaşmaya varmıştı. Peşinde İngiliz takımları da olan Edison Cavani ise Napoli ile yeni sözleşme imzaladı.  
Transferin bitimine 3 saat kala Lloris resmi sözleşmeyi imzalamıştı. Lass’ı Anji’ye veren Real Madrid ise Essien için Chelsea ile görüşüyordu. Gün boyu en çok konuşulan isim olan Dempsey, Londra’ya gelmişti ve sağlık kontrolünden geçiyordu. Transferin bitimine 2 saat kala Amerikalı da, Tottenham ile anlaştı.

Liverpool’un da bir süre ilgilendiği Benayoun West Ham ile resmi sözleşme imzalarken, transferin bitimine 1.5 saat kalmıştı. Bundan yarım saat sonra Real Madrid, Essien için Chelsea ile anlaştı. Gana’lı 1 sezon kiralık oynayacaktı. Dempsey’i kaptıran Fulham ise Dejagah ile resmi sözleşme imzaladı. Sürenin bitmesine dakikalar kala Javi Garcia da City’li oldu.

Bir gün böyle geçti. Arsenal, Chelsea ve Manchester’ın sessiz olduğu, City’nin ve Tottenham’ın hareketli günüydü... Transfer bitti, artık oyuncular sahada konuşacak.
 

26 Ağustos 2012 Pazar

Yarım Kalan Aşk: Quaresma

 
Ertuğrul Sağlam ile Moldova’nın Sheriff ve İsviçre’nin FC Zurich takımlarını eleyen Beşiktaş, gruplarda zor kura çekmişti: Liverpool, Marsilya ve Porto. İşte hikaye bu grup maçlarıyla başladı.

3 Ekim 2007 Porto, İnönü’ye geliyordu. Bosingwa, Bruno Alves, Assuncao, Meireles, Lucho, Lisandro ve Quresma’lı kadrosuyla Porto, her sezon olduğu gibi yeniden yapılanma (!) içine giren Beşiktaş’a konuk oluyordu. O yıllar Quaresma’nın ismini “Kuarezma” diye okuduğumuz yıllardı. Daha Portekizce bu diyarlara pek uğramamıştı.

Beşiktaş, hiç de fena oynamadığı maçı 90’da yediği golle kaybetmişti. Taraftar maçtan sonra takımı alkışlıyordu. Takımla birlikte bir kişi daha alkışlanıyordu: Ricardo Quaresma. O gün, 3 puanı Porto’ya götüren golü atan adam.
Quaresma, o maçta büyülemişti Beşiktaş taraftarını. Öyle ki şampiyon olunan sezon sonrası bile taraftar onun ismini sayıklayacaktı. Kanattan bindirmeleri, seri çalışmları, o dönemler adını bilmediğimiz trivelaları ile bu fuleli adamı izlemeye doyum olmuyordu. Fena mı olurdu kapalının önünde koşsa, canlı canlı, doya doya izlesek bu adamı? Fena mı olurdu Beşiktaş’ın çubuklu formasıyla görsek onu?... Sonu fena oldu...

Ricardo Quaresma bir sezon daha Porto’da kalıp, Mourinho’nun Inter’inin yolunu tuttu. Inter’de pek isteneni veremedi. Devre arası Chelsea’ye kiralandı. Ertesi sezon tekrar Inter’e döndü ve geçen 1 sezonun ardından transfer listesindeydi. Portekizli, Inter’de olmamıştı. Yıllar önce Barcelona’da da olmamıştı ama o zamanlar daha çok gençti. Inter kariyeri, verimli olması gereken çağda bitiyordu.
Bu topraklarda da “Fenerbahçelileşmeye” çalışan bir Beşiktaş vardı. Takımın kimyası umrunda olmayan ve yıldızları birer birer taraftarın yüzüne çarpan bir başkan. “Yeter” nidaları, “yetmez”e dönmüştü bile. Başkan, taraftarın zayıf noktasını biliyordu. Yıllar önce aşık olunan o adamı, o da farketmişti. Inter’den kopma noktasına gelen Quaresma ile Beşiktaş ilgileniyordu. Olacak, olmadı, vazgeçtik, ilgilenmiyoruz derken Quaresma İstanbul’a geldi. Havaalanı dolup taşıyordu. Beşiktaş, tarihinin en kariyerli futbolcularından birine kavuşuyordu.

Qauresma ve arkasından Guti geldi. Raul da neredeyse geliyordu. Beşiktaş bir anda başka bir takım oldu. Sıkıcı futbol oynayan Beşiktaş’a futbolun kitabını yazmış iki adam gelmişti. Tek başına rakip devirebilecek Quaresma ve önündeki adamı zorla gol kralı yapabilecek Guti. Aslında fena da başlamadılar. Avrupa kupası maçları başta olmak üzere ligin özellikle ilk yarısında hiç de fena oynamadılar. Özellikle Quaresma ilk geldiğinde muazzam futbol oynuyordu. Kapalı’da onu izlemek çok başkaydı. Guti adrese teslim ediyor, o da önüne geleni geçip gidiyordu.
Bu sefer taraftar değil başkan “Yetmez!” dedi ve Quaresma’nın ekürilerini getirdi. Fernandes, Almeida ve Simao. Bu transferlerin detayına hiç girmeyelim ama sıradan bir transfer olmadığını da unutmayalım. Sıradan olmayışı oyuncuların kalitesinden değil, “bayram değil, seyran değil neden bu adamlar bir anda geldi?” sorusundan kaynaklanıyor.

 
Quaresma her geçen gün biraz daha düştü. İlk geldiği günle, bugün arasında çok fark vardı. O da farkındaydı aslında. Sahada istediklerini yapamıyordu. Çalımlar olmuyordu artık. Olmayınca sinirleniyordu. Onun siniri, Beşiktaş’a patlıyordu. Tam düzeldi derken, eski formunu yakalamaya ramak kalmışken yine sakatlanmıştı. Ülkesine gitti ve uzun bir süre oralardaydı. Geldiğinde eksiği yok fazlası vardı. Televizyon onu şişman göstermiyorsa sıkıntı büyüktü. Zaten istenildiği gibi dönemedi bir daha.
Q7’deki düşüşü anlamanın tek yolu Beşiktaş da değildi üstelik. Portekiz milli takımıyla Avrupa Şampiyonası’na gitti ama Portekizliler onu tanıyamadı. Öyle ki hazırlık maçlarında dahi ıslıklandı. Bu adam onun formasını giymiş başka biriydi.

Bu sezon başı Beşiktaş ekonomik olarak ne durumda olduğunu farkedince muslukların ağzını kısmaya başladı. Avrupa Kupası’ndan bile ihraç edilen bir takım için bundan daha doğalı olamazdı zaten. Takımın en çok kazananını göndermek istedi. Zaten verim de alamıyordu.
Bu noktada Beşiktaş’ın, hataları da olmadı değil. Samet Aybaba’nın gelir gelmez Quaresma’yı istemiyorum demesi oldukça hatalıydı. Satmak istediğin bir oyuncuya, bu şekilde muamele yaparsan satışı da zorlaştırırsın. Elin zayıflar. Herşey bir kenara hala sözleşmeli futbolcun olan bir adam hakkında böyle konuşmak bile yakışık almaz. Bilemeyiz, yarın kadroya alırsın, yüzüne bakarsın. Burası Beşiktaş, böyle şeyleri çok gördük buralarda.


Diğer taraftan “FEDA” kampanyası dahilinde Quaresma’dan da indirim istendi ama olmadı. Portekizli, oldukça profesyonel bakıyordu. Bu fiyata anlaştık ve bu fiyata oynarım diyordu. Burada da suçlayamam onu. 2 yıl önce bu şekilde imza attın ve adamın artık hakkı. Haketmiyor mu bu parayı? Onu imza atarken düşüneceksin.

Taraftar ise ikiye bölünmüş durumda. Ligin ilk haftası Quaresma diye tezahürat edenler ve onun takıma yük olduğunu düşünenler. Bir kere bugünkü maaşıyla Beşiktaş’ın maaş politikasının kesinlikle dışında kalıyor. Şu an takımın en çok kazananı olan Fernandes’in 2 katına yakın maaşı var. Bu kabul edilebilir bir para değil. Bunun savunması şu olabilir: “Bir tane oyuncun da bu sınıfın dışında kalsın, özel olsun.” Bu tartışılır ama kabul edilebilir bir gerekçe. Diyelim ki kabul ettik bunu ve bugünkü maaşıyla Quaresma takıma döndü. Peki o bizim özlediğimiz Quaresma mı?

Bugün için Quaresma’nın takıma dönmesi Beşiktaş’ın kazancı olmayacaktır. Bu şekilde bekletilmesi de Beşiktaş’ın yararına olmayacaktır elbette. İşin içinde Mendes olunca transferi konusunda sağlıklı şeyler söyleyemiyorum. Onu 24 saat içinde istediği maaşla, makul bir takıma pazarlayabilecek bir adamın neden sessiz beklediğini bilmiyorum. Elbette bir bildiği vardır ama bunu biz bilmiyoruz.
Quaresma ilk geldiği günden çok uzak. Bunu en son Avrupa Şampiyonası hazırlık maçlarında ve ligin son maçlarında gördük. Yeteneklerini elbette kaybetmemiştir ama tekrar eski formuna dönmesi de pek kolay görünmüyor. Bir kere, kafa olarak bu noktadan çok uzak şu anda. O noktaya gelirken de kaybeden kim olur emin değilim. Beşiktaş’ın bugünkü durumu, onu tekrar hayata kazandırma riskini alabilecek vaziyette değil.

Quaresma’yı ben çok seviyorum. Porto’dayken de seviyordum, Inter’deyken de. Oyun stilini de, apaçi şapkasını da, uzun şortlarını da çok seviyorum. Beşiktaş forması altında izlerken de çok mutlu olmuştum. Mesela takasla ya da başka bir şekilde Türkiye’de bir başka takımın formasını giymesini istemem. Bu sevgimden kaynaklanıyor. Ancak şunu da biliyorum ki artık Beşiktaş’a kazanç sağlayamaz.
Milyonlarca taraftar var ve milyonlarca fikir var. Kimseyi fikirlerinden dolayı eleştirmiyorum. Quaresma’yı isteyen onun için tezahürat yapsın, şarkılar bestelesin ama unutmayalım ki şunun onda biri Ernst için yapılmadı. Bu bile tek başına üzücü bir durum.

Quaresma 5 yıl önce başlayan bir aşktı. İnönü sakinleri onu geç buldu ve erken kaybediyor. Biliyorum, böyle bitmemeliydi ama benzer durumlara taviz verilirse yarın elimizde Beşiktaş olmayabilir. Desteğimizi keşke Quaresma’ya değil de Oğuzhan’a, İsmail’e, Veli’ye, Cenk’e versek. Bu takımı yarına taşıyacak birileri varsa, bunlar onlardır...

17 Ağustos 2012 Cuma

Ya Tamam Ya Devam


Büyük beklentiyle gelen ama buna bir türlü karşılık veremeyen oyuncular vardır. Mesela Kezman, Fenerbahçe için öyledir. Kleberson Beşiktaş için, Misimoviç Galatasaray için benzer futbolculardır. Bunların bazıları kısa süre kalır takımda ve sonra gönderilir. Bazıları ise uzun süre “olacak bu adam” diye diye bekletilir.

Bu sezon Premier Lig’de buna örnek verebileceğimiz oyuncular var. Büyük beklenti ile gelen, beklentileri karşılayamayan ama kredileri de olan oyuncular. Ancak bu yıl onların kredisi tükenebilir. Bu bağlamda, bu yıl onlar için “Tamam ya da devam” yılıdır.
Hemen süperstar ile başlayalım: Fernando Torres. 50m £’luk adam. İspanyol oyuncu büyük umutlarla geldi Stamford Bridge’e ama bir türlü bekleneni veremedi. Mavi formayı sırtına geçirdiğinde, içine Youla kaçmıştı sanki. Olmadı bir türlü. 50 milyona alınca gönderilemedi de. Beklendi ama ümitle beklendi. Bu yıl yeni bir yıl onun için. Hazırlık maçlarındaki performansı fena değildi. Işık verdi. Bu yıl oldu oldu, olmadı gelecek yıl bu forma altında görmemiz zor.
Hazır Torres’le lafı açmışken onun parasıyla alınan bir başka oyuncuyla devam edelim. Liverpool, İspanyol oyuncudan iyi para kazandı ama bunu pek de verimli kullanamadı doğrusu. Gidip o paranın hatrı sayılır bir kısmını Carroll’a ödedi. Newcastle performansı o kadar iyiydi ki, King’in gözünü boyamaya yetti. Kenny, genç olmasına da aldandı ve bastı parayı. Geçtiğimiz sezon devre arası tekrar Newcastle’a dönmesi gündemdeydi ama olmadı. Genç İngiliz için bu yıl son şans olabilir. Yeni hoca ile şansını iyi değerlendirmeli.
Sir Alex Ferguson, hep iyi transferleriyle hatırlanır. Gerçekten de çoğu transferi iyidir. İyi oyuncudan parayı esirgemez. Mesela zamanında Carrick için sağlam para ödedi ama o parayı bir şekilde çıkarmayı da başardı. Nani, aşısı biraz geç de olsa tuttu, Ronaldo zaten örnek transfer. Vidiç olsun, Rio olsun, Hernandez olsun iyi transferi bol. Ancak tüm bu iyilerin yanında bir Anderson var ki güzel resimde göze batıyor. 17m £’a genç yaşta takıma kazandırıldı, ilk geldiğinde beklenti yoktu ama artık zamanı geldi de geçiyor bile. Hala emektar Scholes o bölgede ter döküyor. Brezilyalı formayı hakkıyla bir türlü teslim alamadı.
Bir başka Man Utd forması giyen futbolcu da Tom Cleverley. Piyasaya çıkalı çok olmadı ama 23 yaşında olduğunu da unutmamak lazım. Sir Alex’in problemi ortasaha ve bu problemin doğmasının sebebi de biraz bu oyuncular. Cleverley de gözü kapalı o bölgeye monte edilemiyor. Bu yılki performansı önemli. Kendini ispatlayamazsa Chris Eagles’ın yolundan gider.
Kariyer başlangıcında, Michael Owen’ın kariyerinin böyle bir hal alacağını söyleseler, ciddiye almazdık herhalde. Liverpool’da başlayan muazzam kariyer, Real Madrid’de duraklama devri ve sonrasında düşüş. Man Utd da İngiliz golcü için ilaç olmadı. Sir Alex 7 numarayı da verdi ama Michael Owen dönemedi. Bu yıl dönerse, biz de tatlı bir heyecan yaşarız. Dönemezse çok da zorlamaz sanırım.
Bir başka isimden bahsedeceğim ama isim kendini çoktan unutturdu aslında. Bir zamanların teknik, pırpır oyuncusu artık yok. Joe Cole bu sene EPL’de tekrar deneyecek. 30 yaşındaki İngiliz, Liverpool formasıyla tekrar karşımıza çıkacak. Kendini hatırlatırsa ne mutlu bizlere.
Bir başka Liverpool’lu ile devam edelim. Stewart Downing, Boro günlerinde tam teşekküllü bir İngiliz kanat oyuncusuna örnekti ama aynı performansı Kop tribünleri önünde gösteremedi. Liverpool, ona hiç de fena para ödememişti üstelik. Hala Downing+Carroll şu kadar ediyor geyikleri döner. İngiliz için bu sene tamam ya da devam yılı gibi görünüyor.
Son isim ise Theo Walcott. Henüz genç ama Arsenal onu epeydir bekliyor. İlk çıktığı gün çok farklıydı, o günden sonra üzerine çok koyduğunu söyleyemeyiz. Hala umut var ama bu sene onun için de kritik olacaktır. Zira, Emirates sakinleri sezon sonunda umudu kesmiş olabilir.
Bu yazı http://www.tribundergi.com/haber/ya-tamam-ya-devam sitesinde de yayınlanmıştır.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Fantasy EPL

Premier Lig'in başlamasına sayılı günler kala yavaştan ısınalım.

Bunun boxing day'i olacak. Zorlu küş şartları olacak, ligler ara verecek EPL devam ediyor olacak. Olacak da olacak. Tüm bu atmosferi beraber yaşayalım diyorsanız Fantasy Ligi'mize buyurun derim.

http://fantasy.premierleague.com/

sitesine giriyorsunuz. Takımınızı kuruyorsunuz ve 812192-203216 kodlu lige sizi bekliyoruz.

Sezon sonunda birinci olana futbola dair küçük bir şey de hediye ederiz. Atkı gibi bir şey veririm ama takım tercihini ben yaparım. Tamam Roma taraftarına da gidip Lazio atkısı vermem. Ona ayarlarız bir şeyler.

Haydi lige...

14 Ağustos 2012 Salı

Nereden çıktı Batuhan?


Batuhan Karadeniz’in ismini cisminden çok önce öğrenmiştik. Alt takımlarda, oynadığının 2-3 katı gol atan dev adamdı. Beşiktaş’ın geleceği deniyordu onun için. Daha o zamanlar Man City’ler, United’lar peşindeydi genç golcünün...
Beşiktaş geleceğini bırakmamıştı. A takıma yükseltmişti Batugol’ü. Bu bir tercihti ve bence doğru olan da buydu. Elde maden varsa işlemek lazım. Batuhan da büyük bir madendi. Türkiye’nin “Yeni Hakan Şükür” ü olur muydu bilmiyorum ama Beşiktaş’ın iyi forveti olacağı kesindi. Çok genç olmasına rağmen yaşıtlarından çok farklıydı. Hem fizik olarak sağlamdı, hem de yetenekliydi.
O zamanlar hayalimdeki ikili Batuhan & Bobo idi. İleride yalnız kovboyu oynayan Bobo, Batuhan ile birlikte daha da verimli olur diye düşünüyordum. Kağıt üzerinde olmaz gibi durmuyordu. Gayet iyi bir ikili olabilirdi. Batuhan indirir Bobo yazar, Bobo şişirir Batuhan kafayla avlar... Bobo şişirmesine şişirirdi de, Batuhan indirir miydi peki?

Kral yapmayacaksın kral olacaksın diyen adam pas verir miydi? Bu sözü söylemesine vesile olan maç pas verip vermemesi çok umrumda değil. O maçı kazanmış olsak da, kaybetmiş olsak da geçti gitti. Üzüldük, geçti. Maç içinde olur öyle şeyler. Kahraman olmak istersin, sağlıklı düşünemezsin, zaten düşünme süren 1 saniyenin altındadır, yanlış tercih yaparsın... Sorun bu değil. Sorun bu düşünce yapısı.
Kral yapmayan adam Beşiktaş’ta kral olamayacağını anlayınca Eskişehirspor’un yolunu tuttu. Yola çıkarken de geride kalanlara sallamayı ihmal etmedi. Muhtemelen geride kalanlar da, yaşına verip pek üzerine gitmediler. Gittiğinde üzülmüştüm. Aslında üzüntüm gidişi değil, böylesi bir yeteneğin Beşiktaş’a ve futbola kazandırılamayışıydı. Mustafa Denizli böyle adamlarla pek uğraşmazdı, uğraşmadı da. Teşekkür edip gönderdi. Tercih meselesi. Gönül isterdi ki Batuhan biraz ılımlı olsun, hoca yapıcı olsun ve bu yetenek kaybolmasın. Ama bu istek gönüllerde kaldı.

Batuhan’ın Eskişehirspor serüveni de Beşiktaş’tan farklı değildi. Onun için iyi yanı kral olmak için daha müsait bir ortam vardı. Taraftara kendini sevdirdi. Muziplikler, şakalar derken taraftan onun samimiyetinden hoşlandı, o da delikanlılığın verdiği coşkuyla samimiyeti taçlandırdı. Sahada fena olmayan bir Batuhan vardı ama saha dışında durumun daha da vahim bir noktaya gittiğini görebiliyorduk. O günlerde söylediğim şey şudu: “Çok şükür ki bu adam Beşiktaş forması giymiyor.”
Yeni arabasıyla İstanbul’a kaç saatte gittiğini, kırmızı ışıkta nasıl geçtiğini internetteki video paylaşım sitelerinden izliyorduk. Düşünce yapısı hala aynıydı. Kameralara, “Kırmızı ışıkta geçerim, cezası neyse öderim” diyebilecek kadar sıkıntılı bir durum içindeydi. İzledikten sonra bunu gerçekten demiş olabilir mi diye tekrar tekrar izlediğim videolardı bunlar.
Artık nötr değildi benim için. Oldukça sevimsizdi. Beşiktaş altyapısından çıkmış olması da utanç veriyordu bana. Guti’ye “Guti naber lan!” diyecek kadar basit ve Raul ile tokalaşırken terbiyesizlik yapacak kadar yakışıksız bir davranış göstermişti bu adam. Şimdi hatırladıkça duygularım yine gün yüzüne çıkıyor, yine üzülüyorum ve yine utanıyorum.
Batuhan yetenekli olabilir. Öyle de. Beşiktaş’ın bu özelliklerde bir oyuncuya ihtiyacı da olabilir. Ama Batuhan’ın Beşiktaş forması giymesi beni rahatsız eder. İsminin Beşiktaş ile anılması bile oldukça rahatsız etti. Sorun onun yetenekleri ve oyun tarzı değil. Sorun onun karakteri. Beşiktaş’a yakışıp yakışmayacağı. Herşey bir kenara, herşeyi unutalım, sadece Raul’a yaptığı terbiyesizlik bile Beşiktaş forması giymemesi için yeterli bir sebeptir.

Bırakın gelmesin, kazandıracağı puanları kazanmamış olalım. En fazla ne yapacak? Şampiyon mu yapacak? Varsın şampiyon olmayalım ama sevdiğimiz takım olsun sahada. İyi niyetinden şüphe etmediğimiz, karakterli, kişilikli takım izleyelim. Necip gibi efendi, Cenk gibi oturaklı, Muhammed gibi sevimli adamları izleyelim. Severek izleyelim...
Bu yaz Tribündergi sitesinde de yayınlanmıştır. http://www.tribundergi.com/haber/nereden-cikti-batuhan

26 Temmuz 2012 Perşembe

Susalım tamam ama kötüye gidiyoruz


Beşiktaş'a bağlanırken başarılı dönemlerine denk gelmemin muhakkak etkisi vardır ama bugün takımı başarı için tutmadığımı biliyorum. Bunu kendimi ya da sizleri kandırmak için de söylemiyorum üstelik. Bu takımı, bu renkleri seviyorum ve asıl arzu ettiğim şey de başarı değil, başka şeyler...

Başka şeyler? Yıllardır uzak olduğumuz şeyler... Bize unutturulan, FEDA ile biraz olsun hatırladığımız ama devamını göremediğimiz şeyler... Her dinlediğimde tüylerimi diken diken yapan, beni başka diyarlara götüren FEDA, sanırım sadece biz taraftarlara dokunuyor.

Yönetim her seferinde taraftardan bir şeyler bekliyor. Haklılar da bu takımı tekrar ayağa kaldırabilecek tek güç taraftardır. Bu sebeple beklentinin yeri yanlış değil aslında ama biçimi yanlış. Benden kombine almamı istiyorlar ama kombineye zam yapılıyor. Taraftar FEDA desin deniyor. E yıllardır feda diyen zaten biz değil miydik? Bizim feda deyip verdiğimiz paralar savrulmadı mı? Bugün feda yine bizden isteniyor, yaparız sorun değil ama siz de taşın altına elinizi koysanız. Kombine fiyatında indirim yaptık, siz de feda edin deseniz o tribünleri tıka basa doldurmaz mıyız?

Dergi alsın taraftar diyorsunuz zam yapıyorsunuz. İnsaf! Kimse kusura bakmasın ama 5 para etmez dergiye dünya para veriyoruz zaten.

Formalar çıkıyor 100 TL. Bizden forma rekoru kırmamızı isteyen FEDA desin. Eve ekmek götürme derdindeki bir adam için 100 TL büyük para.

Egemen çok para alıyor diye gönderilip yerine neredeyse aynı maliyetle Escude'yi alıyorsan dur derim... Genç takım, genç kadro, küçülme deyip McGregor'a 1.2m € garanti para veriyorsan ayıp derim... Verimsiz de olsa, her basın toplantısında kadroda düşünmüyorup dersen bir adam için, onu biraz zor satarsın. Alacak olan varsa da almaz. Böyle oyuncu satılmaz...

Yönetimin işi gerçekten çok zor. Büyük sorumluluk alarak geldiler buraya, bu bağlamda hepsine teşekkür ederim ama bugün doğru iş yapılmıyor. Gelinen ilk günden itibaren yapılan çok az şey doğru. Futbolda hoca tercihinden oyuncu tercihlerine kadar neredeyse herşey yanlış gidiyor. Voleybolda dükkan kapattık, basketbolda 3 kupalı takıma sponsor bulamadık...

Taraftarın ilk istediği şey: Bizi bugünlere getirenden hesap sorulmasıdır. Hala bekliyoruz, umuduğumu yitirmedik...

17 Temmuz 2012 Salı

Hırvatistan Günlüğü #5 Dubrovnik


Hırvatistan seyahatini 4. günde bırakmıştım. 5. ve 6. günler Dubrovnik günleri. Dubrovnik deneyimlerini de paylaşıp, yazıyı nihayete erdiriyorum.

Dubrovnik biraz enteresan bir yerde. Sahil boyunca uzanan Hırvatistan bitiyor. Bosna Hersek başlıyor ve sonrasında Hırvatistan'a bağlı Dubrovnik. Boşnaklar arada bir masalık deniz kenarı kapmışlar. Karayoluyla Dubrovnik'e giderken iki kez pasaport kontrolünden geçiyorsunuz. Biri Bosna'ya girerken, diğeri Hırvatistan...

Otobüs yolculuğu biraz enteresandı. Yanızımda İngiliz bir grup vardı. Gençler rahattı.4-5 kişilik bir ekiple gelmişler, takılıyorlar. Öğrenci olmaları kuvvetli muhtemel. Günlerdir rahat uyku uyumadıkları daha da kuvvetli muhtemel. Pasaporta bakmak için otobüse giren görevli çocuğu uyandırmak için hırpalamak zorunda kaldı. Kapanmış, açılmıyor o gözler...

Dubrovnik'e girerken enteresan bir köprünün üzerinden geçtik ve ilk büyülenme orada gerçekleşti. Manzara harikaydı. Sonrasında otogara ulaştık. Otobüsten indiğimde bana "Hi" diyen adam, arkadaşa "Arkadaş" diye seslendi. Zaten bol bol Türk ile karşılaşacağımızı söylemişlerdi, birilerinin Türkçe biliyor oluşu çok fazla şaşırtmadı bizi.

Otobüs beklerken ömrünün bir kısımını Trabzon'da geçirmiş bir Hırvat amca da bize apartını önerdi ancak biz yerimizi önceden ayırt ettirmiştik. Nerede kaldığımızı sordu. Söyledik... Muhtemelen popüler bir mekandı ki tanıdı ve o adam Türkleri, müslümanları sevmez dedi. Kendi apartında kalalım diye dediği kesindi ama yine de kıllanmadık değil...

Hani bir kere kıllandık ya adamım hareketleri gözümüze batmaya başladı. Aslında bizi oldukça da kibar karşıladı. Ne içersiniz diye sordu? Suyu içecekten saymayan, ikramı bol, elit bir adamdı. Gözlerinizi kapatın ya da kapatmayın... Eski asker, zengin, emelilik yıllarını yaşayan, geçmişinde her deliğe girip çıkmış, eli yüzü düzgün, parasına bakan, Husmenyev İngilizcesi konuşan bir amca işte...


Yerimizi gösterdi, az biraz dinlendik. Manzarasını görünce dibimizin düştüğü bir mekan. Apart şehrin içinde, Oldcity'nin biraz uzağında, tepede -ki ulaşmak için tam 300 merdiven çıktık çantalarla birlikte-, manzarası harika, temiz bir yer. Adı Villa Boro.. Giderseniz kalabilirsiniz...

Akşam Oldcity'e gittik ve büyülendik. İncik cincik her karışına ayrı hayran kaldık. Bizim surların dibinde domates, marul yetiştirilsin, at otlatılsın, adamlar korumuş, modernize etmiş ve turizmin hizmetina sunmuş. Restorasyonu da çok iyi yapmışlar. Eski gelenekleri de hala yaşatıyorlar.

Dört bir yanımızda Türk olduğu için bir çıt sessiz kaldık. Yurtdışında Türk muhabbetinden müthiş rahatsız olurum. Bu yüzden pek denk gelmemeye, konuşmamaya çalışırım. Çok şükür kimseciklere yakalanmadım.

Ertesi gün kahvaltımızı Oldcity'de yaptık. Bahşiş çakallığına maruz kaldık. Önce bilgi verelim. 1 € = 7 Kuna. Yaklaşık fiyat bu. Kahvaltı ücretinin üstü olarak 48 Kuna gelmesi gerekiyordu. Yaban çakalı garson 4 € + 20 Kuna getirdi. Benim arkadaş da o an sağlıklı düşünemedi ve 20 Kuna'yı aldı. 4€ yani 28 Kuna garsonda kaldı. Sonuna kadar haketti mi? Evet... Bu çakallığın karşılığını almak onun hakkıydı.

Sonra bir iki müze gezdik, arkadaş magnet piyasasına bakarak şehrin ekonomik durumu hakkında saptamalar yaptı. Akşam için Opera ve Portekiz-İspanya maçı arasında seçim yapma sürecine girdik... O sıralar Tribün Dergi için Portekiz yazıyorum ve bu beni maça bir adım yaklaştırdı. Bizim arkadaşların sanatla arası çok iyi olduğundan (!) bir adım daha yaklaştım maça. Zaten toplam iki adım ötemdeydi, yaklaşmışken kaçamadım... Vara vara gibi maçı tercih ettik işte. İçimde kalmadı değil, o canım opera...


Maç için mekan aradık, bizim pizzacının arkadaşının mekanına gidelim dedik. Dar sokak ve sokak boyu serilmiş minderler merdivenlerde. Dolu olduğunda fena geçmez dedik oturduk. Ortam biraz sakin olunca ben alternatif arayışına girdim. Irish Pub'lar, "İngiliz spikerle maç" reklamı yapıyorlardı. Cazip geldi aslında ama mekanda yer yoktu. Döndük kürkçü dükkanına. Maçtan sıkıldığımızda Portekiz'i tutan Hırvat amcanın İspanyollara sarmasıyla eğlendik. Arayı kızıştıran amcanın fişeklemelerine güldük ve toptan anlayan Alman abinin muhabbetine girdik. Çok temiz futbol muhabbeti yaptık Schalke'li abimizle. Klasik Türkiye'den hangi takımları biliyorsun sorusunu da sorduk tabi. Beşiktaş dedi önce ve beni kazandı. Fenerbahçe dedi ve arkadaşın birini daha kazandı. 3. takım da "iskytrdfbfgdbfd" dedi. Eskişehirspor mu diye sorduk, evet cevabı aldık. Galatasaray'ı da biz hatırlattık...

Maçı Portekiz kazansa o gece bambaşka geçebilirdi ama İspanya kazanınca benim moral biraz bozuldu. Dubrovnik'in 3. günü biraz denizin tadını alalım dedik. Öyle tembellikle geçirdik günü. O gece ben Zagreb'e doğru yola çıktım. Uzun vadede istikamet Stuttgart'tı...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Beşiktaş nereye? #2


Fikret Orman'ın küçülme politikasının ilk icraatleri oyuncu maaşlarıydı. Buna ilk bölümde değinmiştim. Bunun dışında kadroya katılması planlanan oyuncuların da hem bonservislerinin, hem de maaşlarının düşük olmasına dikkat ediliyor.

Bu noktada aldığı değil de almadığı oyuncularla eleştirebilirim Beşiktaş'ı. Bugün Brezilya'dan genç, yetenekli ve ucuz oyuncu bulmak kolay değil. Olmadığından değil, artık Avrupa kulüplerinin buraya erken tezgah açtığından. Bundan 10 sene önce 19 yaşında, yetenekli, milli takım potansiyelli bir oyuncu bulunabilirdi ama artık o oyuncu 16-17 yaşındayken biliniyor, keşfediliyor. Beşiktaş da deneyebilir ama öncelik olmamalı.

Öncelik İskandinav ülkelerine verilmeli. Balkanlar da olabilir. Bugün İskandinav takımları özellikle Afrika kökenli, yetenekli oyunculara sahip. Buradan gelecek oyuncular değerlendirilebilir. Benzer şekilde Hırvat, Sırp, Boşnak oyuncular incelenmeli. Beşiktaş, scouting'e dünden daha fazla önem vermeli. Verecek de...

Hedef düşük maliyetli, potansiyel oyuncu bulmak olmalı. Ortalamanın üstü yerli ile genç, potansiyelli ya da yetenekli, tecrübeli yabancıları harmanlayarak düzlüğe çıkılabilir.

FEDA kampanyası da taraftar için taşın altına elini sokma vaktiydi. Taraftarın ilgisi fena değildi açıkçası. Son rakamları bilmiyorum ama hiç de azımsanmayacak sayıda tişört satıldı. Dergi üyeliği arttı. Kombineler yeni çıktığı için bunun hakkında konuşmak için henüz erken. Yeni sezon formaları da kombineler gibi yakın zamanda piyasaya sürüldü.

Kampanya oldukça anlamlı. Dikkat çekilen hususu ve kampanyanın sembolü başarılı. Ancak başarısız noktalar da var. Hatta başlatılmasının ardından ciddi sıkıntılarla karşılaşıldı. En çok ihtiyaç duyulan zamanda tişörtlerin yetiştirilememesi; Dergi ücretlerinin bir anda arttırılması; Kombine fiyatlarının pahalılığı... Bunlar küçümsenemeyecek sorunlar. Taraftardan yardım beklerken, ona yardım da edeceksin. Geçen sezon Avrupa Ligi varken ve kadro kağıt üzerinde de olsa çok daha iyiyken 1800 TL olan yer, bu sene 2250. Ama neden? 17 lig maçı, 5 Türkiye Kupası maçı desen, 22 maç eder. Maç başına 100 TL isteniyor. Kusura bakma ama Kasımpaşa maçı için de taraftardan 100 TL istenmez.

Fiyatları rakip takımların fiyatıyla kıyaslamak da doğru değil. Fenerbahçe'nin taraftarına sunduğu hizmet ile Beşiktaş'ın taraftarına sunduğu hizmet kıyaslanamaz. Sevgimizi biz rakiple kıyaslamayalım ama fiyat tarifesi çekilirken yönetim de rakiple kıyaslamasın. Sen 1500 TL de Kapalı fiyatına, taraftar tıklım tıklım doldursun o stadı. Muhtemelen aynı parayı kazanırsın ama stadın dolu olur en azından...

Kırmızı forma için de ayrıca teşekkür etmek lazım. Benim yıllardır özlemini çektiğim forma sonunda geldi. Ben tasarımı beğendim. Çok özel değil ama göz tırmalayan bir yanı da yok. Bundesliga gibi ismi alta yazdırıyorlarsa almam. Paşalar gibi üste yazdırabiliyorsan "Ernst" in adıyla yaşatırım o formamı.

Futbolda gidişat bu. Diğer branşlarda da durum farklı değil. Zaten an itibariyle Voleybol erkek takımımız yok... Onları da 3. yazıya bırakalım.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Beşiktaş nereye? #1


Ligler bittikten sonra futbol yazmaya biraz ara vermiştim. Daha doğrusu futbol yazıyordum yine ama buraya yazmıyordum hepsini. Tribün Dergi'nin EURO 2012 bölümüne Portekiz yazıyordum. Bazı yazıları buraya da aktarıyordum gerçi. Beşiktaş'ı ise neredeyse hiç yazmadım. Takip etmediğimden değil, her gününü ayrı takip ettim. Bazı olayları içeriden, bazılarını dışarıdan...

1.5, 2 ay öncesinden alsam ve Beşiktaş'ı yazmaya kalksam bu yazı bitmez. Yazı dizisine döner, sonunu okuyan başını unutur. O yüzden konuları ayrı ayrı ele alalım. En önemli konudan, yönetimden başlayalım.

Bugün yönetim değişmemiş olsa daha iyi bir kadromuz olabilirdi. Quaresma, Simao, Fernandes gibi isimlere yenileri katılırdı. Egemen duruyor olurdu. Muhtemelen Hamit transferinde Beşiktaş'ın adı da geçerdi. Dünyaca ünlü bir hocamız olurdu. Onun yapacağı 2-3 transfer olurdu. İsimler de şaşırtıcı olabilirdi. Ama herşey daha kötü olurdu aslında. Lale devri devam ederdi işte...

Bu sene olanlar seneye, bilemedin öteki seneye kalırdı ve iş, içinden daha da çıkılmaz hale gelirdi. Bugün bile zor gelirken...

Detaylara girmeden belirteyim. Yönetimi zor bir görev bekliyordu ve şu anda o zor görevin içindeler. Onları överken de, eleştirirken de bu durumu göz önünüde bulundurmalıyız.

Başkanın sık sık dillendirdiği küçülme konusuyla başlayalım. Beşiktaş küçülmek zorunda savı var. Ekonomiden çok anlamam. Batmak üzere olan bir yapıyı kurtarmak için iki farklı yol olabilir. Muhtemelen bambaşka yollar da vardır ama temel ikiliden biri küçülme, diğeri de aksine risk alarak kazanmak olabilir. Mesela bugün çok sağlam bir takım kurup başarı için ve sonrasında onu paraya çevirmeyi denemek de bir yoldur ama bugün için Beşiktaş'a çok uygun değil açıkçası. Zaten bugün bunun için para da yok.

Hal böyle olunca küçülmeye gitmek makul. Küçülmeden kasıt şampiyon olamayacak bir takım kurmak değil aslında. Düşük bütçe ile kurulacak bir takım da gayet şampiyon olabilir. Bursaspor şampiyon olduğunda bütçesi, üç büyüklerden fazla mıydı? Sadece bu değil, Beşiktaş'ın son şampiyonluğunda da bütçesinin, diğer ikisinden fazla olduğunu düşünmüyorum. Doğru oyuncularla kurulacak daha mutevazı bir takım, bu seneki Beşiktaş'tan daha başarılı olabilir.


Egemen gitti, Quaresma, Simao gidiyor. Daha gidecekler de var. Ernst'in de kadroda düşünülmediği söyleniyor. Quaresma, Beşiktaş'a ne verdi? Onun katkısını, maliyeti 5'te bir bir futbolcu da yapardı. Hurşut, daha kötü olmazdı mesela. Ya da Simao'nun katkısını Cernat da verebilirdi. Önemli olan yüksek maliyetli oyuncudan çok, yüksek maliyetine rağmen katkı sağlamayan oyuncuyu göndermek. Kadronda 5m alan oyuncu vardır, verimlidir de ama fiyat dengesizliğine sebep olduğu için kadroda tutmazsın, bu da kabul edilebilir.

Oyunculardan, maaşlarından fedakarlık yapmalarını istemek doğru. Diğer taraftan buna yanaşmayan oyuncuya da tek kelime edemem. Ben bu şartlarda anlaşmışım, planımı yapmışım, sen benden daha az para kazanmamı istiyorsun. Ben bunu kabul edemem diyen oyuncu ile yollar ayrılır. Bu kadar nettir. Egemen çok iyi futbolcudur, Beşiktaş için çok değerlidir ama maaşı çok bulunuyorsa gidebilir. Egemen kadar verimli olmaz belki ama Ersan da stoperde oynar. Bu sebeple Egemen'in gidişine çok üzülmedim açıkçası. Arkasından da tek kelime etmem. O, tam bir profesyonel ve takımı için savaşır.

Quaresma ve Simao'nun yanında Almeida da gitmeliydi. Elde kalması gereken tek Portekizli Fernandes. Onun alternatifini bulamaz Beşiktaş. Kalması takım için kritik. Diğer yabancılardan da Ernst, Hilbert ve Sivok kalmalı. Ernst haricindekiler kalıyor. Ernst'in fedakarlık yapmasına rağmen gönderilmek istenmesi ise büyük hata. Umarım hatadan dönülür. Yaşlı olduğunu kabul ediyorum ama çok iyi mücadele ettiği ve takımı da ateşlediği bir gerçek. Bazı oyuncular skora isyan eder ve pazubandı olmamasına rağmen takımın kaptanıdır. O adam Ernst'tir...


Holosko gitmeliydi. İndirim yaptı ama şu anki maaşı bile çok yüksek. Son 2 yıl gösterdiği performans, maaşının çok altında. Samet Aybaba'nın özel bir isteği yoksa, kalması anlamsız. Alves'in maaşının yüksek olduğunu düşünmüyorum, muhtemelen kalacaktır. Zaten yabancı olarak bile anılmıyor.

Yerlilerden Ekrem Dağ'ın gitmesi ne kadar doğru ise Uğur Boral'ın gelmesi o kadar yanlış. Şu ana kadar yapılan en hatalı transfer Uğur'dur. İsmail'e alternatif düşünüldü ama Tanju'yu orada alternatif düşünmek gerekirdi. Genç oyunculara bugünlerde şans verilmeli.

Altyapıdaki çocukların A takımıyla antrenman yapması ise muazzam. Yeni Necipleri sahada görmek kadar mutluluk veren hiçbir şey yoktur. Taraftar onlara kızmaz. Kredileri fazladır. Ona buna diyeceğimize gerçek Beşiktaş'ın çocuklarını izleyelim.

Hoca tercihi ise yanlıştı. Küçülen bir takımın hedefi sadece küçülmek olmamalı. Küçükten, büyümek olmalı. Bunun için de plan yapılmalı. Rangnick müthiş bir adaydı ama olmadı. Sonrasında bir sürü isim konuşuldu ama Samet Aybaba'da karar kılındı. Daha doğrusu onda karar kılınmak zorunda kalındı.

Hoca iyi değil ama bugün sahip çıkmaz zorundayız. Eleştirilecek yanlarını yine eleştireceğiz, doğru hamlelerini tebrik edeceğiz. Kardeşinden ayrı düşünüp değerlendireceğiz. Yönetimi çin de geçerli bunlar. İyi olduklarına inancım tam. Eleştirilecek yanları olacaktır ve şimdiden vardır zaten, eleştireceğiz ama daima arkasındayız. Çünkü onlar bugün taşın altına elini koyanlar...

12 Temmuz 2012 Perşembe

Hırvatistan günlüğü #4 Split


Split'in ikinci gününde, önce uyandık yüzümüzü yıkadık falan...

Kahvaltı için dışarı çıktık. Keyifli, mümkünse kokmayan, otorup iki sohbet edebileceğimiz, manzarası da kötü olmayan bir yer aradık. Aradık, aradık, aradık ve sonunda burnumuzun dibindeki yere gittik. Manzarası pek yoktu, kokmuyordu, muhabbet için fena sayılmazdı. Domuz yemediğimiz için vejeteryan takıldık. Yoksa şöyle köy kahvaltısı olsa ballı kaymaklı yenmez miydi?

Şehri bir de gün gözüyle gezip adalardan birine gidelim dedik. Ada çok gitmek için ama zaman yok. O yüzden bir tanesini tercih etmek durumundaydık. Hvar'dı niyetimiz ama baş havlusunu aldık... Öğlene doğru gittik ve kadın bize kibarca Hvar'a sabah gidilir, siz geç kalmışsınız gençler dedi... Hvar yok Brac verelime geldi muhabbet. Eyvallah dedik...

Yaklaşık bir saat süren yolculuktan sonra Brac'taydık. Gazete bayiindeki ada haritasına 40 Kuna kaptırmayacak kadar çok okumuştuk. Gittik, babalar gidi Information'dan beleşe aldık haritamızı. Abla bize adayı da anlattı, yol iz de gösterdi. Biz de "Vira Bismillah" dedik çıktık...

Gezerken nedense Yunan adalarını geziyormuş gibi hissettim. Bu hisse nasıl kapıldım bilmiyorum. Halk bana hep Yunan gibi geldi. Benzer hisse yıllar önce de kapılmıştım. Yunanistan sınırındayken, ülke bana Bulgaristan gibi gelmişti. Bilinçaltıyla alakalı olsa gerek...


Ada her yerde ada işte. Halk rahat, hayatın goy goyunda... Tam yorulduk derken bir kafe gördük. Girip girmemekte tereddüt etmedik değil. Muhtemelen son 3 yıldaki ilk müşterileri bizdik. İngilizce falan bildiği yoktu. Hatta arkadaşıyla konuşurken Hırvatçasından da şüphe ettik. Fotoğrafını çekecektik ama adam biraz güçlüydü açıkçası. Hani sağı solu belli olmaz. Aramızda Türkçe konuşurken bile kıllana kıllana konuştuk. Malum ortak kelimeler falan. Dayağa sebebiyet vermesin yaban ellerde...

Soluğumuzu aldık, koyulduk yola. 2-3 hediyelik eşyadır, hatıradır baktık. Arkadaşlar için çok uygun hediyeler aldık. Öyle bir hediye aldık ki... 2012 yazına damgasını vurur. Net!

Sonra döndük işte. Denize girmedik. Zamanımız olmaz diye mayo getirmedik. Çok olmadı da zaten. Dönüşte feribot daha kalabalıktı. Kalabalıkta dikkatimi çeken yeni moda küpeli çocuk oldu. Afrikada kabilelerin kulanlarına taktıkları, kulak memesini memelikten soğutan zımbırtının modern (plastik olsa gerek) halini kulağına takmış. Hayır 10 yıl sonra adam olmaya karar verse geçmiş olsun. Kulak memesinin ortasında 10 santimlik boşluk... Yeni nesil dedik geçtik...

Akşamı önceki akşam gibiydi. Yemek yediğimiz yerdeki görevli teyze hariç. Teyze ile fotoğraf çektiren oluyordu ama fotoğrafı çekenin en az 10-15 adım geri gitmesi gerekiyordu. İnsanların fiziksel özellikleriyle dalga geçmek doğru değil ama... Çok fiziksel biriydi yahu... Az ye be kadın demek istedim.

Ara ara tur kıvamına dönen yolculukta 5. gün Dubrovnik vardı. Dubrovnik sağlamdı...

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Hırvatistan Günlüğü#3 Split


Seyahatin 3. gününde Zagreb'den ayrılıp Split'e gidecektik. Sabah hostelden çıktık, bir şeyler atıştırıp otobüsle Split'e gidecektik. Hırvatistan'da bizdeki kafe tarzında yerler az. Kafe yok değil, çok fazla var ama hem bir şeyler atıştırayım, hem de bir şeyler içeyim dersen geçmiş olsun. Böyle bir yer bulmak oldukça zor.

Sanırım aval aval etrafa bakarken bir kadın buyur etti bizi. Biz menüsüne bakıyorduk ki kafede oturan biri "gelin gelin" dedi. Yok, bu sefer Hırvatça ile Türkçe'nin ortak paydası değildi. Amca Türk'tü. Biz de o ısrara dayanamayıp oturduk. Sandviç falan istedik ama kadından midem bulandı açıkçası. Tamam prezentabl olmasını beklemiyorum ama ağzındaki gümüş diş midemi kaldırdı sabah sabah. Mecbur olmasam yemezdim ama aç aç iki adım atacak halim yoktu...

Otobüsleri çok enteresan. O302 ayarında bir otobüsle gittik. Tam köy otobüsü. Bagaj verirsen parasını ayrı alıyor. Sanki taş attı da kolu yoruldu. Bizim acemiliğimize geldi bagajı verdik. 7 Kuna da bagaj başı bayıldık. Hayır 2 lira dediğin çok para değil ama boş yere de vermek istemiyor insan.

Otobüs yolcuğum oldukça sıkıcıydı aslında. Bir ara muhabbet oldu, zaman hızlı geçti ama çoğunlukla sıkıldım. Büyük hatayı kitabımı İstanbul'da unutarak yapmıştım. Bütün yolculukları ya müzikle ya da etrafı seyretmekle geçirdim. İndiğimizde Gürcü olduklarını öğrendiğim bir kız bir de erkek ile yanyana oturuyorduk. Ben tek oturuyordum, onlar da aynı sıranın diğer tarafında oturuyordu. Yol boyu kız yalandan İngilizce bir şeyler okudu. Yalandan diyorum çünkü onunla birlikte ben de okuyordum ama ablam o kadar hızlı geçiyordu ki yetişemiyordum.

Sıkıcı otobüs yolculuğu sonrası Split'e geldik. Split'te Hajduk karşıladı bizi. Zagreb'de Dinamo vardı, burada Hajduk... Hatta Dinamo'ya göre daha fazla izi vardı şehirde. Kalacağımız yeri bulmak zor olmadı.


Yerleştiğimizde şunu dedim: "İyi yer bulmuşuz". Oldu City'nin göbeğinde, mis gibi yer. Dinlendik ve çıktık. Akşam İngiltere - İtalya maçı vardı ve hem yemek için, hem de maçı izlemek için bir yer aradık. Çok şükür bulduk da. Önde İtalyanlar, solda İngilizler, masada iki İtalyan ve hangisini tutacağına karar veremeyen bendeniz. Bu zor bir karar oldu benim için. İngilizleri severim. Özellikle 2010'da kupayı almalarını çok istemiştim. Gerrard, Lampard, Terry, Ferdinand, Rooney gibi yıldızlar boş geçmesin demiştim, olmadı... Bu sefer o kadar güçlü değillerdi, üstelik hocaları da soru işaretiydi. EPL çocuklarını görünce kanım kaynıyordu ama. Diğer tarafta da asla antipati duymadığım, her zaman başarılı olmasını istediğim İtalya. Artık yükselsinler ve eski günlerine dönsünler istiyordum. Hal böyle olunca da yalan dolan bir maç oluyordu benim için.

Gol sesi çıkmadı. Son 10 dakika artık gol olmasın bari uzasın dedim. Uzatmanın son on dkaikasında da aynı temennide bulundum. Penaltılarda Buffon faktörü beni yarım adım İtalya tarafına itti. Pirlo'nun penaltısında İtalyanlar coştu. Ağır dalga geçti İtalyan. Maç sonunda gülmeye devam eden ise yine İtalyanlardı. İngilizler dağıldı, İtalyanlar da... Oysa İngilizler kazansa bambaşka olabilirdi...

Maçın ardından biz de Old City sokaklarında gezmeye başladık. Gece, gündüzden çok daha iyiydi gezmek. Serin olduğundan değil, en azından güneş vurmadığından. Sokaklar canlıydı, ta ki 12'ye kadar. Saat 12 oldu ve tüm Hırvatlar yine balkabağına dönüştü. İyi geceler Hırvatistan dedik...

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Hırvatistan günlüğü #2 Zagreb

Hırvatistan'da geçen ikinci günümde de Zagreb'deydim. Biraz müze, biraz şehir gezip sonra akşama doğru Split'e doğru yol alacaktık. Zagreb'in popülaritesi biraz da başkent oluşundan geliyor. Şehir çok muazzam değil aslında.

Yol boyu gördüğümüz herşeyi Türkiye'deki bir şeyle eşleştirdik. Böylece hatırlamak ve anlamak daha kolay oluyordu. Herhangi bir sokak, Nişantaşı'na; bir bina, Ceylan Otel'e; bir satıcı, üniversite önlerinde bekleyen bıyıklı simidi hiç bitmeyen simitçiye benzeyebiliyordu.

Önce şehir merkezindeki "İstiklal Caddesi" boyunca yürüdük. Adı başka birşeydi ama bizim İstiklal'e benzeri bir konsepte sahipti. Farkı şu: metrekare başına düşen insan sayısı bizde 4'tür ama onlarda 1 kişiye 3 metrekare düşüyor. Yürüyorduk ama kıllanmadık da değil. Sokaklar neden bu kadar boştu? Tamam biz fazla kalabalığa alışkın olduğumuzdan, bize boş geliyor da olabilirdi ama bu boşluk öyle böyle değildi. Merak ettik sorduk: Tatilmiş. Gtiiğimiz ilk günlerde iki tane milli bayrama denk geldik. Tatil olunca hemen hemen her yer kapalı haliyle. Bizdeki bakkal Hayri abi yok ki oralarda nöbetçi kalsın...

Gitmeden sorduğum arkadaşlar dondurma tavsiyesinde bulunmuşlardı. 563,000 çeşit dondurması olan bir yere girdik. Ben, vişne&limon&çikolata istedim, arkadaşlar karam... Neyse bu detaya girmeyelim ama vişnenin onlarda da vişne olduğu detayını arada verelim... Yine Hırvatça'yla Türkçe kesişim kümesindeydik...

Dondurmaları biraz enteresan bizde maraş dondurmasını hızar ile zor kesersin ama onların dondurması daha yumuşak. Çabuk eriyor. Özetle bizim Sultanahmet'teki dondurmacı şakalarını yapamıyorlar. Öyle kalıbıyla alıp, hamur gibi atma işi yok oralarda.

Şehrin en güzel yanlarından biri ise Opera ve Tiyatro imkanları. Çok fazla sahne var, üstelik büyük. Beni bu noktada kazandı. Kazanan sadece Zagreb de değildi ayrıca. Tüm Hırvatistan'da büyük arz var bu sanatlara.

Çok fazla müze vardı ama biz tercihimizi yapmak zorundaydık. İki üç tane seçtik. Şu an adını hatırlayamadığım bir müzeye gittik. (Hatırladığımda yazacağım) Konsepti biraz farklıydı. Eski eşyalar vardı. Hırvatistan tarihinin ileri gelenlerinin eşyaları ama sıkıntı şu ki o vitrinlerin muadili babaannemde de var. Açıkçası beni kaybetti bu müze. Müzede ilgili çeken Türkçe&Hırvatça ortaklığı oldu.


Bir hayalkırıklığının ardından ikinci müzeye geçtik. Bu önceden çalışılmış bir pozisyondu ve nereye gideceğimizi, orada ne olduğunu biliyorduk. "Museum of Broken Relationship" linke tıklayıp ne olduğunu okuyabilirsiniz. Dünyanın dört bir yanından getirilmiş eşyalar ve onların hikayesi. Daha doğrusu o hikayedeki küçük semboller. Hikayeler ise çok sıradan değil. Sekteye uğrayan ilişkilerin hikayesi... Tabiri caizse tam bir kız müzesi. Ben, tek taklı o müzeye girip de içeride 2 saat geçirip, ağlayarak çıkacak onlarca kız tanıyorum. Kızsanız gidin, erkekseniz siz de gidin ama yanınızda kız arkadaşınız varsa götürmeyin derim. Hayır, sonra neden Zagreb'i gezemedik diye bana gelmeyin...

O gün milli bayram olunca sokakta da yöresel kıyafetleriyle gezen insanlar vardı. Halktan değil tabi, muhtemelen müzeler müdürlüğünün bir organizasyonuydu. Hırvatistan'ın Ege(!) yöresine ait kıyafetler giymiş bir kadın soprano çıkınca durup dinledik. İyi de yorulmuştuk zaten... Keşke şimdi de söylese de şu sıcakta dinlesek...


Akşam yemeği için kafamızdaki mekan "Boban" ın mekanıydı. Evet, Zagreb'de Zvonimir Boban'ın Resaturant'ı var ama... Gerçekten büyük hayal kırıklığı. Bir kere bomboş. Tamam muhtemelen biraz pahalı ama oranın da müşterisi olmalı. Geçtim pahalı ucuz oluşunu, içeride Boban'la ilgili bir şey yok. Duvarlarda fotoğraflar, formalar, hikayeler olsa fena mı olurdu? Küçükken sokak arasında Boban diye top koşturan bir çocuk için unutulmaz olurdu. "Otur, sıfır" dedim...

Bir sonraki yazı Split'e ait olacak...

5 Temmuz 2012 Perşembe

Hırvatistan günlüğü #1 - Zagreb


Farkındayım burası spor blogu... Hatta daha çok futbol... Yine de tatilden bahsetmeyeceğiz anlamına gelmez... Hem sıkıntı da yok, yazının içinde ara ara futbol da olacaktır elbet.

Geçen hafta Hırvatistan'daydım. Twitter'dan takip edenler biliyordur. Hırvatistan - İspanya maçında Oliç kadar, Suker kadar, Stimaç kadar üzülmüşümdür. Hırvatlarla çeyrek final izleme heyecanı yaşayacaktım. Olmadı... İspanyollar yoluma taş koydu...

Hırvatlarla başka maç izleriz, belki maç bile izlemeyiz diye koyulduk yola. İlk durak Zagreb'di. Atladık uçağa, geyik, goy goy derken hemen geçti bir buçuk saat. İndik, baktık, saat yarım saat bile ilerleyememiş...

Zagreb'den beklentimiz azdı. Ne de olsa Split, Dubrovnik daha popüler şehirlerdi. Bunun da etkisiyle şehre 1 gün ayırdık. Ertesi gün yolumuz Split'e doğru uzanacaktı. Önce paraları Kuna'ya çevirdik, zengin olduk. Veriyorsun 100 €, alıyorsun 750 Kuna. Paramızı cebimize koyduk, şehre gittik. Tramvay'a binerken bilet olayını sorduk ama yarım yamalak İngilizce'yle içeride hallediyorsunuz dedi bir abla. İçeride de kimse halletmiyordu. 60 yaş üstü bilet okutuyordu, gerisi beleştepeciydi. Biz de beleştepede yerimizi aldık tabi. Tramvay'dan inmeye az kalmışken Hırvat olması muhtemel, Türk olmadığı kesin biri "Türk müsünüz?" dedi. An itibariyle kaçış yoktu. O da Türk'tü, biz de. Yurtdışında Türkle karşılaşmayı pek sevmem, sebebini çok bilmiyorum ama çok hoşlanmıyorum bu durumdan. Mümkün mertebe kaçıyorum açıkçası.

Normalde kaçıyorum ama bu sefer kaçış yoktu. Adam bizi yakaladı bir kere. Neyse ki sıkıntılı biri değildi, hatta bize oldukça da faydası dokundu. Bu yazıyı denk gelir de okur diye kötü şeylerden bahsetmeyeceğim.
Bize Zagreb'i anlattı. 4 aydır orada kalıyormuş. Hayatından memnundu. Müzik işine girmiş, stüdyoları varmış falan. Bizi kalacağımız yere götürdü. Taban Hostel'a yani. Giderseniz tavsiye ederim. Konumu iyi, içi fena değil. En azından temiz görünüyor. Hostel'de çalışanlar da iyi. İyi..Bildiğin iyi işte... Bu arada Hırvatça taban, taban demek... Bildiğin Türkçe'den almışlar...
Biraz erken gitmişiz, haliyle bir tur atın da öyle gelin dediler. Gidip, aç karnımızı doyuralım dedik. Bir şeyler atıştırıp tekrar döndük. Bu sefer aldılar. Soluklandık, tekrar çıktık. Bu arada o Türk arkadaştan da ayrıldık. Bize maliyeti çok olmadı. Rehber tutsak daha pahalıya gelirdi.
Zagreb'in Eminönü'sünü gezdik. Gündüz şehrin yaş ortalaması 40, gece 25. Erkek nüfusu az, kız gani gani. Kızları güzel. Dilencisi bile fena değildi yani. Bir iki şehir turu, bir iki Katedral derken akşamı ettik. Akşamı ederken de forma forma diye yanıp tutuştuk tabi. Gönüllerde Suker, Prosinecki ya da Boban forması vardı. Fena mı olurdu Boban formamı alıp gelsem? Fena olmazdı ama olmadı. Eski Hırvatlara, bizim kadar saygıları yok yeminle. Suker dediğimizde satıcı Hırvat aksanıyla "Suker is dead man" dedi. Satıcının Türk olmasından kıllandık tabi. Bildiğin Türkçe cümle kurdu amca. Bize Modric forması kakalamaya çalıştı. "Modric is going Manchester" dedi ama yemedik. Ya eskilerden biri ya da isimsiz istiyorduk. Ben isimsiz bulabildim, arkadaşa da Suker çaktılar. Çaktılar diyorum zira 190 Kuna bayıldı. Ben de 150... Orijinal falan değil formalar. Orijinal kassam girer internetten alırım. Sahte formanın güzelliği başka...
Hava kararmasa da akşam oldu bir yerde. Sokaklar şenlendi haliyle. Bu kısma çok girmeyeceğim... Akşamı çok kötü, berbat, hiç güzel değil... Immm leş gibi... İğrenç, iğrenç ötesi...
Ertesi gün... Bunu da ikinci yazıya saklayayım...

(Sonraki yazılarda fotoğraf da paylaşırım)

3 Temmuz 2012 Salı

Şaka gibi


Torres'in 2011-12 sezonu...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Hırvatistan'da Portekiz - İspanya Maçı


Turnuvanın son 1 haftası Hırvatistan'daydım. Buraya da, bloga da pek uğrayamamamın sebebi budur. Final maçı da dahil olmak üzere 2-3 maç kaçırdım. Her güzel şeyin bir bedeli olduğu gibi bunun da bedeli buydu. Gerçi final maçı ne kadar güzeldi tartışılır...
Portekiz İspanya maçını Dubrovnik'te izledim. Gönül Hırvatlar'ın çeyrek final oynamasını, o heyecanı onlarla yaşamayı isterdi ama kupanın sahibi İspanyollar yollarına taş koydu. Biz de arkadaşlarla, Hırvatlar'ın arasında İspanya Portekiz maçına razı olduk.

Dubrovnik turistik br şehir ve oldukça fazla yabancı insan var. Maça ilgi beklentilerimin altında kalmış olsa da hiç de fena değildi. Irish Pub'lar İngilizlerle doluydu. İyi yerler kapılınca biz de ara sokaklara yöneldik. Günde 50 kere uğradığımız Pizzacı bize alternatif bir mekan önerdi. Mekan enteresandı aslında. Uzun ince bir sokak ve merdivenler. Patron bir projeksiyon bulmuş ve maçı duvaraki ekrana yansıtmış. İzlemek isteyenler de hafif yandan da olsa merdivenlere oturuyor. Biz biraz da erken geldik mekana ve maratondan biletlerimizi aldık.

Yüzleri boyalı iki İspanyol vardı. Diğer tarafta ise Portekiz'i tutan bir Hırvat. Arada da "fişekçi" diye tanımlayabileceğimiz abimiz... Benim gibi sessiz Portekizli kaç tane vardı bilmiyorum. Benim arkadaşlar Ronaldo'yu çok sevdikleri (!) için İspanya tribünündeydi. Bir de tarafsız Yeni Zelandalı bir çift. Arkadaşların futbol hakkında hiçbir şey bilmiyor oluşları ve maç boyunca yanlarında oturan İngilizlerin onlara futbolu anlatması gecenin görülmeye değer yanlarındandı. Maç da tam öğrenme maçıydı gerçi. Futbol adına olabilecek her şey oldu neredeyse...

İspanyollar fazla ateşli olunca, içimdeki Seleçcao'yu çok belli etmedim. Yüzü boyalı adamdan korkacaksın. Hayır kavga çıksa temiz sopa atarız, o ayrı ama gerek yok. Maç boyu her atakta fişekçi, bir İspanyolları bir de Portekizli amcayı gazlıyordu. Sonra da kahkahalarla gülüyordu. Maçtan sıkıldığımız anlarda yanı başımızdaki Alman çiftle futbol muhabbetine dalıyorduk. Schalke taraftarı, futboldan ve futbol kültüründen nasibini almış... Klasik "Türk takımlarını biliyor musun?" sorusunu da sorduk elbette. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Eksisisdsfdf gibi bir şey dedi. Eskişehirspor mu diye düzelttim... Evet cevabı aldım. Bilmiyorum belki Gençlerbirliği mi diye sorsam yine aynı cevabı alacaktım... Galatasaray'ı bilmemesine benim arkadaş bozuldu tabi. Galatasaray'ı biz hatırlattık, o hatırladı...

O, finalde İspanya'yı istiyordu. Oysa o da Portekiz ile oynanacak bir finalin daha kolay olacağını tahmin ediyordu ama derdi başkaydı: Rövanş. İspanyollar gelsin ve onları geçelim diyordu. Kuyruğu dik tutan taraftarı severim. Mantıksız ama kendine güvenen bir yaklaşım. Eşi de futboldan çok uzak değildi. En azından sıkılmıyordu konuşurken ve maç izlerken. Lig maçlarında sıkılıyormuş tabi...

Maçın en komik anı, belki de İspanyol arkadaşlardan birinin tekrar pozisyonunda "gol" diye heyecanlanması. O an içime doğdu ve o adamın bu pozisyonun tekrar olduğunu anlamayacağını tahmin ettim ve sadece ona baktım. Heyecanlandı, heyecanlandı ve sonra patladı... Ortam yıkıldı tabi.

Uzatmalar ve penaltılar. Penaltılarda Portekiz kazansa, Portekizli amcayla timsaha girerdim ama olmadı. İspanyollar götürdü. Üzüldük...

15 Haziran 2012 Cuma

Sümüklü Löw


Futbolun içindeki en pis adam Pepe mi, De Jong mu? İkisi de değil... Net Joachim Löw...

Bu turnuvada elinin bir iki gittiğini gördüm ama o el sonra ağıza gitmedi. Oysa geçen seneye kadar ufak çaplı bir beyin ameliyatı bile yapabiliyordu.

14 Haziran 2012 Perşembe

İsveç antrenmanı


 
İsveç turnuvayı kafada bitirmiş jackass çekimlerine başlamış...

12 Haziran 2012 Salı

Ronaldo & Nani savunmaya yardım etmez (!)


Bazı ezberler vardır. Sürekli herkesin dilindedir ama kimse de doğruluğunu irdelemez. Söyler geçer, itiraz eden de azdır zaten. Mesela Afonso Alves’i, Kezman’ı örnek verir, “Hollanda Ligi’nin golcüsü dışarıda iş yapmaz” der. Oysa Ronaldo, Nistelrooy, Huntelaar, Suarez vardır. Onlar, cümle içinde bile geçmez. Alves, Kezman varya…
Bir de oyuncular özelinde olanlar vardır. “Cristiano Ronaldo defansa yardım etmez”. Almanya maçı öncesi maçı değerlendiren birçok kişi, Ronaldo ve Nani’nin savunmaya yardım etmemesi üzerine kurdu teorisini. Sil, at teoriyi. Önerme yanlış bir defa.
Evet, Ronaldo daha 19 yaşındayken belki savunmaya çok yardım etmiyordu ama bugün etmiyor diyemeyiz. Aynı şey Nani için de geçerli. Biri Alex Ferguson’un sistemi altında bunu yapıyor artık. Diğeri Alex Ferguson ile başlamıştı, Mourinho ile devam ettiriyor. İkisi için de yardım etmiyor demek yanlış.
Almanya maçındaki oyuncu yerleşim bölgelerine bakalım. Cristiano Ronaldo’nun sahada genelde hangi bölgelerde topla oynadığı bu resimde görünüyor. Solda, takım daha savunmacı oynadığı için olması gerekenden de biraz geride ve sadece sola hapsolmamış, ortaya ve nadiren sağa da gitmiş şekilde. Bu arada Portekiz kalesi sağ tarafta olan ve Ronaldo sola hücum ediyor.
Bu da Nani. Daha hücumcu ama ağırlıklı kendi yarı sahasında. Ronaldo ile kanat değiştirdiği dönemlerden kalma sağ tarafta. Nadiren de orta sahanın ortasında ve forvet arkasında.
Bu da “savunmaya yardım eden” Podolski. Sorsan savunmaya yardım ediyor derler ama Nani’den çok da farklı değil saha dağılımı. Podolski’yi kötülemiyorum. Gerçekten yardım da eder ama Nani de çok farklı değil bu adamdan.

Bu da savunmacı forvetin kralı Müller. Ronaldo’dan pek farklı değil nedense. Oysa Ronaldo savunmaya yardım etmezdi ama…
Bu maçta beklenmedik bir şey yoktu. Evet, bugün Angola ile maç yapsalar Ronaldo bu grafikle kalmaz sahada. Çok daha ileride olur. Çünkü o maçta orada olması gerekiyordur. Bu maçta burada olması gerekiyor ve o da olması gereken mevkide. Ama işte o Ronaldo, öbürü de Nani. İkisi de defansa yardım etmez. Olan Coentrao ile Pereira’ya olur. Bir de Portekiz’in takım savunması yapmaması üzerine tezler yazılır.