20 Mart 2012 Salı

Bir Beşiktaş vardı... Çubuklu formalı...

25 Mart Pazar günü Olağanüstü Seçimli Genel Kurul Toplantısı'nda başkan adayı olan Fikret Orman dün Lig TV'deydi. Programın çok büyük bölümünü izledim. Uzun yıllar sonra Fikret Orman'ı ilk kez dinledim. Muhtemelen Beşiktaş Başkanı olacağı için de bir başka gözle baktım.


Öncelikle iki noktayı aydınlatmakta yarar var. Birincisi başkan adaylarının hemen hemen hepsi pozitif konuşur. İnsanı mutlu eder konuşmaları. Bugün Yıldırım Demirören maske takıp konuşsa "Ooo adam ne güzel şeyler söylüyor" diyebiliriz. Bu sebeple buna çok kanmamak lazım. Diğer nokta ise Fikret Orman'ın TV'deki tutuk konuşmasıydı. Seri, açık bir konuşma değildi, tutuktu. O yüzden bazı konularda plansız mı acaba sorusu aklıma gelmedi değil. Buna şu an karar veremedim açıkçası.


Borçtan başladı konuşmaya. Daha doğrusu ilk soru oradan geldi. Beklenmedik bir soru değildi. Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci nasıl ki "kümeler" konusundan soru geleceğini biliyorsa, bunu da Fikret Orman o kadar iyi biliyordur. Bizler de öyle. Bugün Beşiktaş için en önemli şey de bu zaten. Borcun 8 yıllık süreçteki artışından bahsetti. Öyle böyle bir artış değil. 8 yıl önce 15 milyon $ civarındayken, bugün borç 600 milyon TL civarında. Buna sinir olmamak elde değil. Bu zaman zarfındaki gelirleri de hesaba kattığımızda toplamda 1 milyar $ para harcandığını görüyoruz. Bu para nereye gitti? Orman'ın ilk söylediği de bir bağımsız denetim firması ile bunun tespit edilmesi oldu. Oldukça yerinde bir karar. uradan ne çıkar bilmiyorum ama en azından akıllardaki soru işaretini biraz olsun azaltır kanaatindeyim. Kısa vadeli borçları da cepten ödeyeceklerini söyledi. Aklıma başka alternatif gelmiyor açıkçası. Uzun vadeli borçların cepten ödenmesine karşıyım. Planlanmalı bu borçlar ama kısa vadede bunu yapmak kolay değil. Bugün gelen adamın 2 ayda birşeyler değiştirmesi çok kolay değil.


Burada Yıldırım Demirören'e olan borçlarla ilgili Demirören ile konuşacaklarını söyledi. Programda kendisi demedi ama başka kanallarla dediğini bildiğim şey şudur ki: Demirören alacaklarını istiyor ve bunu da kısa vadede istiyor. Kişilik işte...


Borçları ödemek için küçülmeye gidilecek gibi görünüyor. Programda çok fazla üzerinde durmadı ancak oyuncularla konuşulacağını, yıllık ücretlerinde indirime gidilmesini talep edeceklerini, kabul etmeyenlerin satılacağını duydum. Muhtemelen, zaten yıllık ücreti yüksek olan Quaresma, Almeida, Simao, Fernandes gibi yıldızlar satılacaktır. Hem bonservis bedellerinden yararlanılacak hem de yıllık giderleri kesilmiş olacak. Bu bir bakış açısıdır. İyi yönetilirse fayda sağlanabilir.



Scouting ve altyapıdan bahsetti. Bu benim burada defalarca yazdığım birşey. Sadece ben değil Dünya futbol piyasasını takip eden herkes bunun farkındadır. İkisi de çok önemlidir. Genç yıldız adayları bulunarak takıma kazandırılmalı. Hem takımın bugününe hem de yarınına hizmet edebilir böylece. Mesela Bobo bunun için iyi bir örnektir. Sonrasındaki süreç iyi yönetilmediği için bugün faydalanamadık ama iyi yönetilebilmiş olsaydı en azından 1-2 yıl önce Fransız ve Rus kulüplerin Bobo'yu istediğini biliyoruz. Belki o zaman satılmış olsaydı iyi de bir bonservis kazanılmış olacaktı. Bobo gibi oyuncuları bulmak zor değil. İyi araştırma yapıldığı zaman rahatlıkla bulunur. Kayserispor'ın sırf Almanya (gurbetçi) ve Hollanda pazarından bulduklarını görüyoruz. Benzer oyuncuları, hatta daha iyilerini Beşiktaş'a getirmek daha kolay olacaktır. Kimse Beşiktaş'tan Pastore beklemiyor. Altyapı için de Serpil Hamdi Tüzün soruldu. Faydalanmak isteriz dedi ama altyapının başına getirmek gibi bir niyeti olmadığı belliydi.


Yeni stat yapacaklarını söyledi. Yeni stadın yapılacağı süre boyunca TT Arena'da oynayacağımız konuşuluyor. Yeni stat gerekli mi sorusunu soruyorum ve şu ana kadar tatmin eden cevaplar alamadım. Henüz proje de çok net değil bildiğim kadarıyla. Tribün yapmaktan başka ne işe yarayacağını iyi anlatması gerekir. Konumu nedeniyle zaten kapasite çok artmayacaktır. O halde bana tribünleri yıkacağız, yerine daha iyisini yapacağız diyerek gelmesin. Bunun bir anlamı yok. Kulübe maddi katkı sağlayacak, ek gelir kapıları olacak mı mesela? Stat konusunda çok daha fazla düşüncelerim var ama konunun bütünlüğünü bozmamak adına girmiyorum. Borç öderken, Fenerbahçe modelinde olduğu gibi kulübün kendisinin stat yapmasını çok anlamlı bulmuyorum.


Listesinin tam hazır olmadığını söyledi. O yüzden açıklamadı ama Hüsnü Güreli olacak gibi görünüyor. Bu güzel bir haber.


Beşiktaş'ın en büyük sıkıntısı borçlar. Üstelik borçların ödeme vakitleri yaklaşmış ve alacakların da önemli bir kısmı önceden tahsis edilmiş. Yani kulübün dünü, bugünü değil yarını da neredeyse satılmış. Yıldırım Demirören kaçıp gitmiştir. Kulüp tarihinin en kara adamlarından biridir, belki de birincisi. Beşiktaş'ı çok zor günler bekliyor. Şmapiyonlukları kupaları geçtim. UEFA'nın mali yükümlülüklerini yerine getiremezsek Avrupa Kupaları'nı da unutmalıyız, hatta küme düşürülme ihtimali bile var.


Umarım yeni yönetim aklı selim hareket eder. Zor günler bizi bekliyor.

19 Mart 2012 Pazartesi

Beşiktaş 4-1 Manisaspor / Çıkarma o formayı Fernandes



Maçı mı anlatsam Fernandes'i mi anlatsam bilemedim. Maçla başlayıp Manuel'le bitirelim. Atletico maçı ile Avrupa defteri kapatıldı. Defter bu sene boş değil. Belki son sayfasına kadar bitiremedik ama ortayı gördük en azından.


Lig için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Play- off için iddialı olmayan bir Beşiktaş var. Hedef 2.lik olmalı ama o da çok kolay bir hedef değil açıkçası. Bunu bilerek 2. lik için elden geldiğince mücadele edilmeli. Play-off öncesi tüm maçlar kazanılmalı mesela. Rakiplerin puan kaybetmesi beklenmeli. Bunlar temenni içerikli şeyler belki ama mantık da farklı şeyler söylemiyor.


Manisa maçı öncesi çok akrmaşık duygular hakimdi. Benim üzerinde durmayı çok sevmediğim, "Beşiktaş'ın doğum günü" vardı bugün. Açıkçası bunu çok anlamlı bulmuyorum. Benzer şekilde 19.05 ve 19.07 geyiklerini de çok anlamlı bulmuyorum. Kulübün tarihinden haberi olmayan insanların diline pelesenk olmuş işte.


Doğum günü, Avrupa sonrası lige dönüş, Quaresma'nın affedilmesi, geçen 3-4 günü meşgul eden Fernandes transfer hikayesi, başkanlık seçimi. Konu çoktu aslında. Manisa maçına bu başlıkların arasında çıkıldı. Çok da iyi başlanmadı ama 10. dakikadan itibaren muazzam bir Beşiktaş döndü. Peki Beşiktaş ne oldu da bir anda toparlandı ya da öyle göründü? Toparlandı demek için erken belki ama Hilbert'in dönmesi ile savunma dörtlüsünün tekrar buluşması takımı iyi kimliğine kavuşturdu. Önlerinde Ernst-Fernandes de bir o kadar önemliydi. Zaten Beşiktaş'ta bu 6 oyuncu oynadığı sürece, takım kolay kolay maç kaybetmez. Bu kadro takımı hem savunmada hem de hücumda diri tuttu. Az pozisyon verildi.


1-0 zor tutulan maçı Quaresma getirdi. Oyuna girer girmez attığı iki gol ve skorun bir anda 3-0 olması Beşiktaş'ı rahatlattı. Hele hele attığı 2. gol harikaydı. "Quaresma adam oldu" diyen çıkar ama bunu söylemek için çok erken. Hatta bence artık Quaresma hakkında konuşmak için çok geç. Bu birliktelik bitti gibi geliyor bana. Portekizli gelecek yıl Beşiktaş forması giyerse benim için büyük sürpriz olur.


Ligin bir çok maçında olduğu gibi bu maçta da hücumda takımı yöneten bambaşka bir insan vardı: Manuel Fernandes. Bu tribünlerin izlediği en yetenekli futbolculardan biri. Takımı da oynatan, paylaşımcı, çok özel bir futbolcu. Adı, Tottenham olması muhtemel bir İngiliz takımıyla anılıyor. Borç batağındaki kulüp için bulunmaz bir fırsat olabilir ama gönlüm gitmesin diyor. Bu adamı izlemek büyük heyecan veriyor, büyük zevk veriyor. Üstelik takım için de çok büyük anlam ifade ediyor. Önünde iyi bir forvet olsa çok daha fazla asist yapabilirdi. İstatistikler bir kenara oyunun daima içinde. Nasıl ki savunmada Ernst çok öenmliyse, hücumda da Fernandes bir o kadar önemli.


Enteresan bir an ise elektriklerin kesildiği andı. Bir doğum günü kıvamındaydı. Taraftar da farkına vardı ve doğum gününü kutladı.


Bu maçın skoruna aldanmamak gerekir. İBB ciddi bir sınav olacaktır. Kazanmak gerekir.

Zidane & Materazzi

"O an" ın ölümsüzleşmesi budur. Zizou & Materazzi.

Problem?


Aradan biraz zaman geçti ama buraya da not düşelim. Son dönemlerde gördüğüm en iyi tribün organizasyonlarından biri. Tebrikler EsEs. Renk katıyorsunuz.

18 Mart 2012 Pazar

Luis Figo

Figo da golfe saranlardan. Yakışmış mı? Bence fazlasıyla yakışmış. Peki pantolon yakışmış mı? Ben giysem dünyanın lafını işitirim, arkadaşlıklarım biter, blogum okunmaz, yüzüme bakılmaz ama adama yakışmış.

Fenerbahçe'nin yerli stoper sıkıntısı


Şuanda Fenerbahçe'nin tek sıkıntısı stoper değil tabi ki ama yıllardır stoper mevkisinde denenen yerli seçeneklerin hiçbirinin tutmaması enteresan. 2004-2006 yılları arası vasatın üstü performans gösteren Önder Turacı dışında gelen bütün yerli stoperler hayal kırıklığı oldu. Büyük umutlarla alınan Servet Çetin Fenerbahçe'de bir türlü vasatın üstüne geçemedi ve gönderildi. Servet kadar beklenti oluşturmayan ve yedek olarak alınan Yasin Çakmak ve Bekir İrtegün ise ne zaman şans bulsalar hep bir handikap oluşturdular ve birçok kez büyük hatalar yaptılar. Serdar Kesimal yaşı ve potansiyeli ile Servet transferini hatırlatıyor. Muhtemelen o da en az Servet kadar (3 yıl) bu takımda kalacaktır ancak ilk sezon performansı pek iç açıcı değil.

İşin enteresan tarafı Fenerbahçe'nin bu süreç içinde yabancı stoperlerden yana hiç sıkıntı çekmemesi. Yani Fenerbahçe'de transferi yapan kişi yada komite stoperden anlamıyor diyemeyiz açıkcası. Lugano ve Yobo gibi üst düzey stoperlerin yanı sıra Luciano,Tomas ve Edu gibi hiç de fena olmayan stoperler getirdiler. Patlak çıkan tek isim Bilica idi.

Beşiktaş ve Galatasaray'da yerli stoper konusunda çok mükemmel değiller ancak Servet, Emre Güngör, Gökhan Zan, Egemen ve Ersan Gülüm gibi belli dönemlerde de olsa performans gösterebilmiş yerli stoperleri yakalayabildiler.

Yerli stoper konusu Türkiye'nin genel bir sorunu maalesef ama Fenerbahçe'nin bu konuda bu kadar şanssız olması da enteresan. Yerli kaleci konusundaki şansın bedeli sanırım stoperden çıkıyor...

16 Mart 2012 Cuma

Güle Güle Derek Fisher




Derek Fisher için ne diyebiliriz ki? Büyük anların en büyük topçusu... 2001 playofflarındaki inanılmaz üçlük performansı mı? 2005 Spurs serisinin 5. maçındaki 0.4 saniye kala maç kazandıran basketi atması mı? 2009 finallerinin 4. maçında maçı uzatmaya götürerek Lakers'ın uzatma sonunda seride 3-1 öne geçmesi mi? 2010 final serisinin 3. maçında son anlarında Ray Allen'ın kaçan şutu sonrası ribaundu alıp tüm sahayı geçerek inanılmaz bir turnike sonunda basket faul yaptırıp maçı koparması mı? Yine 2010 final serisinin 7. maçının son çeyreğinde skoru eşitleyen üçlüğü atıp 13 sayılık farkı tamamen eritmesini mi?

Mutlaka kaçırdığımız başka anlar vardır mutlaka. Evet kendisine çok da kızdık sahip olduğu defolar yüzünden ama onun yüreğine diyecek bir lafımız yok kesinlikle.

Video daki ilk sahnedeki yüz ifadesi inanılmaz...Nasıl bir hırs ve yüreğe sahip olduğunu çok net görebiliyorsunuz...Benim boğazım düğümlendi izlerken...

Güle Güle Da Fish, Ayarcı 0.4 , Sendikacı, Kaptan...




Beşiktaş 0-3 A.Madrid / Beşiktaş veda etti

Geçen sene tarihinde ilk kez UEFA Avrupa Ligi gruplarından çıkan Beşiktaş, Son 32'de Dinamo Kiev'e elenmişti. Bu sene yine gruplardan çıktık, üstelik bu sefer lider olarak çıktık. Son 32'de geçen yılın UEFA Avrupa Ligi finalisti Braga ile eşleştik. Braga, "Braga ne ya" ile "Adamlar geçen senenin finalisti beyler" arasında bir takımdı. Geçen senenin takımından büyük kayıplar yoktu, en büyük kayıp hocasıydı ama bu sezon ligde iyi gidiyordu ve formdaydı. Siyah Beyazlı'lar bence biraz da şansının da yanında olmasıyla turu geçti. İlk maçtaki kırmızı kart işleri kolaylaştırdı. Son 16'da rakip İspanyolların Barça-Real gölgesindeki kulübü Atletico Madrid'di. Oysa Beşiktaş taraftarı Lazio'yu istiyordu. Yıllar öncesinden kalma bir hesap vardı: "Sağ alttaki küçük ekran."

Atletico Madrid'i tanıtım yazısı dahi yazmaya gerek yoktu. Her hafta maçları ülkemizde naklen yayınlanan bir takımdı. E bir de üzerine Arda Turan oradaydı. Falcao, Adrian, Tiago, Miranda, Filipe gibi oyuncuları da Avrupa futbolunu az çok takip eden herkesin aşina olduğu isimlerden sadece bir kaçıydı. Aslında tanınırlıkları bununla da sınırlı değildi. Jorge Mendes'in İspanya'daki müşterisiydi. Bir nevi kardeş yapılmıştı Beşiktaş'a.

Tur öncesi iki dengesiz takım ve gününde olan turu geçer diyordum. Beşiktaş, malumunuz istikrarsız. Hatta uzunca bir süredir istikrarsız. Atletico Madrid de çok farklı sayılmaz. Sezona bir çok transferle başladılar ama dikiş tutmadı. Sonrasında Arjantinli hoca geldi, biraz toparlandılar ama yine de "bu takım oldu" dedirtmedi.

İlk maçın ilk yarısı tarihten silmek istediğim 45 dakikalardan biridir. İkinci yarı daha derli topluydu. Simao'nun golü ve sevinmemesi. Beni rahatsız etmedi. "Paranı burada kazanıyorsun, sevineceksin" düşüncesini anlayamıyorum. Parasını buradan alıyor da, kalbinde oranın da yeri var. 3-1, 3-2 olsaydı bambaşka bir ikinci maç bizi beklerdi. Olmadı. 3-1'de de umutlar tazeydi ama mantık değil kalp tur gelir diyordu.

Beşiktaş'a 2-0 lazımdı. Gol yerse iş zorlaşırdı. 4 gol gerekirdi. Bu sezon kaç kere 4 atmıştı? Ya da bir başka soru Atletico Madrid bu sezon kaç kere 4 yemişti? Bırakın 4'ü kaç kere 2 gol yemişti? Soruların cevapları mutlu etmiyordu. Umutları azaltıyor muydu? Hayır, zaten umutlar mantık çerçevesinde değildi.

Bu güzel atmosferi, bu gizemi, bu tılsımı bozacak isim Falcao'ydu. Kolombiyalı'nın atacağı erken gol gerisini formaliteye bırakacaktı. Beşiktaş'ın gol atmaya niyeti yoktu. Ortasaha mücadelesi şeklinde geçen bir maçtı. Eğer 0-0 Beşiktaş için faydalı olsaydı, iyiydi ama değildi. Zaten 0-0'ı da tutamadık. Adrian ilk yarıda skoru 1-0 yaptı. 3 gol uzatmaya götürecekti. Akıllarda Chelsea - Napoli maçı vardı ama sahada Chelsea yoktu. Önceki gün Carvalhal'in söylediği 11 şampiyon da sahada yoktu. İçi boş bir gazdı. Muhtemelen kendi de inanmamıştı.

Tek tek şu iyi şu kötü demeye gerek yok. Fernandes iyiydi. Egemen, Sivok, Veli iyi mücadele etti. ismail 75'ten sonra açıldı. Cenk'in içine Rüştü kaçmıştı. Ekrem, Toraman, Simao, Almeida, Edu gibi oyuncuların mücadelesi bile sorgulanır durumdaydı. En büyük kızgınlığım Cenk'eydi. Yediği umursamaz, laubali gol çok dokundu bana. Hatalı gol yesin, canımı yesin ama bunu yapmasın. Kaleci için özgüven iyidir ama aşırısı zarar verir.

Beşiktaş Avrupa defterini bu yıl kapattı. Son 16 kötü sayılmaz. Sezon başında deseler çoğumuz kabul ederdik. Önemli olan istikrarlı biçimde bunu sürdürebilmek. Gelecek yıl Şampiyonlar Ligi zor görünüyor. Yine Avrupa Kupası gibi görünüyor. Bir adım daha ileri gidip çeyrek final yapmak başarıdır.

14 Mart 2012 Çarşamba

İngiltere'de Kiralama Tartışması

Ülkemizde çok yaygın olmasa da özellikle İngiltere'de kiralama çok sık kullanılan bir transfer biçimidir. Arsenal, Chelsea ve Manchester United'ın genç oyuncularını geleceğe dönük kiralaması, Man City'nin elden çıkarmak istediği oyuncuları kiralaması oldukça fazla karşılaştığımız bir durumdur. Peki her şey dört dörtlük mü?
İngiltere'de kiralama konusunda farklı görüşler var. Bugünkü sistemde kural biraz karışık. Daha doğrusu çok detay barındırıyor. Özetle bahsedecek olursak;
  • Her kulübün 8 tane uzun dönemli oyuncu kiralama hakkı var. Uzun dönemden kasıt sezonluk kiralama.
  • Kısa dönem (3 aylık ya da 1 aylık) kiralama hakkı sınırsız. Bu transferi, transfer sezonu dışında da yapabiliyorlar.
  • Acil durumda kaleci alımına izin var.
  • Maç kadrosuna en fazla 5 kiralık oyuncu yazılabiliyor.

Genel olarak kurallar bu şekilde. Alt kırınımında detaylar var ama detayda boğulmaya gerek yok. İngiltere'de çok ciddi şekilde çalışılmış ve altyapısı hazırlanmış bir kiralama sistemi var. Neden bu kadar önemsiyorlar peki? Çünkü mühim.

Yazının başında belirttiğim şey çok önemli. Hem kiralayan kulüp için, hem kiralık alan kulüp için, hem de oyuncu için çok faydalı olabilecek bir sistem. Dolayısıyla futbola hizmet. Örnek verelim, biraz daha somutlaştıralım.

Bugün Arsenal ortasahası için ciddi önem taşıyan Wislhere, Alex Song ve Ramsey henüz A takımda ilk 11 seviyesinde değilken alt lig takımlarına kiralanmıştı. Bu sayede oyuncular ilk 11 deneyimi kazanırken, Arsenal sonraki sezonlar için oyuncularının tecrübe kazanmasından faydalanıyor ve kiralayan takımlar da kadrosunda kaliteli bir oyuncu oynatma fırsatı buluyor. Mesela bugünkü kadroda bulunan Frimpong ve Miyaichi de kiralık tecrübesi kazanan oyunculardan.

Bu sadece Arsenal'in kullandığı bir sistem değil, Chelsea, Man Utd, Liverpool gibi takımlar da bu sistemden faydalanıyor. Bugün bonservisi Chelsea'de olan Kevin de Bruyne, Thibaut Courtois, Gael Kakuta; bonservisi Man Utd'da olan Macheda, King, Bebe; Liverpool'lu Wilson ve Pacheco başka takımlarda kiralık oynayan oyuncular. Bunlar gelecek vaad ediyor ve gelişimleri için bu doğru bir yöntem. Bu oyuncuların kariyer planlaması var.

Bu konuda kimsenin olumsuz görüşü yok. Ancak kiralama modelini farklı kullanan takımlar soru işareti bırakıyor. Buna en büyük örnek Manchester City. City'nin kiraladığı oyuncu listesine baktığımızda bu modeli çok fazla göremiyoruz. Arada Weiss, Boyata, Johnson gibi oyuncular da var ancak dikkat çeken isimler Bridge, Adebayor ve Santa Cruz. Rahatsızlık oluşturan noktalar şunlar:

1. Adebayor'un parasını City ödüyor ve bu haksız rekabete neden oluyor. Spurs, Adebayor gibi bir oyuncuyu oynatıyor ve bunun için ciddi bir haftalık ücret ödemiyor. Bu tek oyuncu olunca çok göze batmıyor ama benzer bir sistemi İspanya'da yaşatan Granada'nın kadrosunda bulundurduğu 11 kiralık oyuncu rahatsız edebiliyor. Bu oyuncular için İspanyol ekibi para ödemiyor. Yani ücretlerini hesapladığımızda 6 milyon €'luk maaşı başka takım ödüyor. Bu 11 oyuncunun 5'i Udinese'den olunca daha da rahatsız edebiliyor. Udinese, Granada'yı pilot takım olarak kullanıyor aslında. Bu Granada'nın rakipleri için haksızlık olduğu görüşünde olanlar var. Haklılık payı var.

2. nokta daha enteresan. Adebayor Man Utd'a, Arsenal'e, Liverpool'a karşı oynuyor ama Man City maçlarında oynamıyor. Man City maçlarında oynamaması mantıklı ancak bu da haksız rekabete yol açıyor aslında. Yani City oyuncusunu, rakiplerine karşı oynatıyor ama o yıldız kendine karşı oynamıyor. Tabi burada şunu da göz önünde bulundurmak lazım. Man City, iyi bir oyuncusunu ücret istemeksizin rakibine veriyor. Bu da iyi bir antitez olabilir.

İngiltere'de tartışılan noktalar bunlar aslında. City mantığında yapılan kiralamaların doğruluğu sorgulanıyor. Önlem için de öneri yok değil. Kiralayan kulüp maaşın en fazla %50'sini verebilsin. Böylece kiralayan takım en azından ücretini ödemiş olsun ki haksız rekabet biraz olsun azalsın.

23 yaş altı oyuncu kiralamasında bu kısıtlamaya gerek yok. Zira o oyuncuların kiralanma amacı belli ve o oyuncular kendi takımlarına avantaj getirebilecek bir durumda olmayacaktır. Mesela Frimpong'un Arsenal'in rakiplerine transferi, o oyuncuyu alan takımı ön plana çıkarmayacaktır.

Örneğin Man City Bridge'i kiralamak istiyor ama Sunderland para vermek istemiyor. Haftalığını dahi vermek istemiyor. O halde iki alternatif kalmalı. Ya Sunderland en az %50'sini vermek zorunda kalmalı ya da Bridge haftalığındaki azalmayı kabul etmeli ve ona göre anlaşmalı.

Bugünkü durum beni çok rahatsız etmiyor açıkçası ancak karşı görüşün de hak verdiğim kısımlar var.

12 Mart 2012 Pazartesi

Belçika'nın gençleri EPL yolunda



Belçika bireysel oyuncu kalitesi bakımından son yıllarda en çok gelişme gösteren ülke diyebiliriz. Henüz bu jenerasyon önemli bir başarı elde etmese de otoriteler tarafından büyük başarıya aday gösteriliyor. Bu potansiyel onlarda var.

Aslında Belçika bize çok da uzak değil. Çoğu oyuncusunu EURO 2012 elemelerinde bizimle oynadıkları 2 maçta da izledik. Diğer taraftan bir çok oyuncusu daha şimdiden Avrupa'nın büyük takımlarında forma giyiyor ya da transfer dedikodularında başrol oynuyor.

Takımın kaptanı Kompany. Henüz 25 yaşında ve takımın yaşlılarından biri sayılıyor. Premier Lig'de şampiyonluğa oynayan Man City forması giyiyor ve takımın en sağlam savunmacısı konumunda. Partneri 26 yaşındaki Vermaelen de bir diğer EPL ekibi Arsenal'in stoperi. Takımda bir çok oyuncu İngiltere'nin farklı kulüplerinde forma giyiyor. Bonservisi Chelsea'de olan ancak bu sezon Atletico Madrid'de kiralık oynayan 19 yaşındaki genç kaleci Courtois, Sunderland forması giyen bir diğer kaleci Mignolet, Moyes'in kariyerinin en pahalı transferi Marouane Fellaini, Fulham'ınortasahasındaki Dembele, bu sezon Chelsea'ye gelen bir başka genç Lukaku -ki geleceğin en büyük yıldızlarından biri olarak gösteriliyor-, City'nin Bolton'da kiralık oynayan savunmacısı Boyata öne çıkan isimler.

Bu isimlere başkalarının da katılması kuvvetli muhtemel. Sir Alex'in geleceğin bir başka yıldız adayı Hazard'ı izlediği bilimiyor. Genç yetenek için Arsene Wenger de istekli aslında. Ajax'ın genç savunmacısı Vertoghen da adı ManU ile anılan isimlerden bir başkası. ManU belki de bir sonraki jenerasyonunu Belçikalı ağırlıklı yapacaktır. Zira Defour'un da Kırmızı Şeytanlar'ın listesinde olduğu yazılıyor. Genk forması giyen Kevin de Bruyne ile ise Chelsea ilgileniyor.
Görünen o ki İngiliz takımları Belçika'nın yeni jenerasyonu ile yakından ilgileniyor. Eğer çoğu önümüzdeki 1-2 yıl içinde EPL'ye transfer yaparsa Belçika'nın Avrupa'da güçlü bir ülke haline gelmesi kolaylaşacaktır. Lukaku, Hazard, Kompany 1. sınıf yıldız konumunda takımın omurgasını oluşturacaktır. Diğer parçalar da hiç fena değil aslında. Courtois, Vermaelen, Fellaini, Vertonghen, Defour, Witsel ve Dembele bugün için dahi ciddiye alınması gereken kaliteli oyuncular.
Peki bu nasıl oldu? Tek örnek veriyorum: Standard Liege geçen sezon altyapıya 18 milyon € harcama yaptı.

10 Mart 2012 Cumartesi

Alemci Basklar

Bilbao'nun gençler hızlı çıkmış. Geleceğin yıldızları arasında gösterilen Javi Martinez ve Iker Muniain alemlerde.

9 Mart 2012 Cuma

John Carter



John Carter Disney'in 200 milyon dolar üzerinde bir para harcadığı bir proje.Filmin  konusu nükleer savaşın 1000 yıl sonrasında John Carter'ın yeni dünyanın umudu olması. Şimdiye kadar gibi fragmanları pek beğenmedim açıkçası. Ya Disney çok kötü bir reklam kampanyası düzenledi yada film hakikaten kötü. Disney yapımı olması bir önyargı oluşturuyor kesinlikle ve şimdiye kadar incelemeler de birbirlerinden çok farklı. Şimdilik 25-30 milyonluk bir haftasonu açılış gişesi bekleniyor ki bu kadar yüksek bütçeli bir film için bu felaket olur. 


Taylor Kitsch'i Friday Night Lights da beğenmiştik. Bu film ve Battleship'in sonuçlarına göre bu yıl onun için çıkış yada batış yılı olacak.Umarım kazasız atlatır da kendisini A sınıfı aktörler arasına sokar. Onun dışında  Lynn Collins, Samantha Morton, Mark Strong, Ciaran Hinds, Dominic West, James Purefoy, Daryl Sabara, Polly Walker, Bryan Cranston, Thomas Hayden Church ve Willem Dafoe'dan oluşan enteresan bir oyuncu kadrosu var.


Youtube da yayınlanan 10 dakikalık görüntüyü de koyalım;


  

6 Mart 2012 Salı

Wilshere Liverpool'a mı?



Arsenal'in önümüzdeki yıllar için en büyük kozu Jack Wilshere. Capello, ilerleyen yıllarda milli takım onun üzerine kurulur diyordu. Arsenal'in gelecek vaad eden ilk oyuncusu değil, hatta şu an kadrosundaki tek oyuncu da değil. Geçmişte çok oyuncu için benzer cümleler kurulmuştu ama hepsi yuvadan uçtu.


Cesc Barça, Flamini Milan, Nasri City derken Wilshere de yoksa Liverpool mu? Geyik bir kenara arkadaki adam ne ayak?

2 Mart 2012 Cuma

1 Mart 2012 Perşembe

İstikrar



Başarının temelinde istikrar yatar. Özellikle yönetim ve hoca konusunda istikrar büyük önem kazanmaktadır. Bunu hep söyleriz ama sıkıntıya düştüğümüzde bazen biz de "gitsin" deriz. Bazen haklı sebeplerimiz de yok değildir. Mesela Beşiktaş yönetimi bilmem kaç yıldır takımın başında ama gün geçtikte daha da kötüye gitti takım. Bu artık istikrar olmaktan çıkmıştır. Bunu kanser olarak nitelendirebiliriz mesela.


Peki mesela kim kalmalıydı? Del Bosque kalmalıydı. Sonrasında gelen Ertuğrul Sağlam da kalabilirdi. Tigana da, Mustafa Denizli de, Shuster de... Bunlar bambaşka insanlar ama hepsi de istikrar için kalabilirdi. Bunların her biri 7 yıldır bu kulüpte olsa, geçen sürede takım daha başarılı bir grafik çizmiş olurdu. Hepsiyle farklı bir takım olurduk, biri daha iyi olurdu diğeri daha kötü ama bugünden daha kötü olmazdı. Denizli ile daha çok kupa kazanırdık ama kulüp yarına çok da hazır olmazdı. Schuster'le müthiş bir oyun sistemine sahip olabilirdik, Avrupa'da çok daha başarılı bir takım olurduk, Beşiktaş'ı izlemek başka bir zevk olabilirdi. Tigana ile genç bir takım kurmuş olurduk.


İngiltere'de milenyumdan itibaren kim kaç hoca değiştirdi ortaya koymuşlar. Man Utd ve Arsenal ibretlik. Tek hoca ile yola devam ediyorlar, üstelik kulüp kariyerleri daha da eskiye dayanıyor. Everton da listede 3. sırada. Walter Smith'le girmişlerdi milenyuma. 2002 yılında ise bir başka İskoç hoca ile anlaştılar: David Moyes. Liverpool 4 hoca değiştirirken, City 6, Spurs 7, Chelsea 8 farklı hoca ile çalışmış. Bunlar tek başına büyük bir anlam ifade etmiyor. Peki ne zaman ifade eder? Bunlarla mali yapıları bir arada değerlendirdiğimizde.


Çok hoca değiştiriyorsan başarılı olabilmen için çok sağlam mali yapının olması gerekir. Hem mali yapın zayıfsa, hem de çok hoca değiştiriyorsan başarılı olabilmen kolay değil.