13 Kasım 2011 Pazar

Çılgın Türkler!



Milli takımın turnuvalara katılma konusundaki istikrarsızlığı devam edecek gibi. Üstelik bu kez katılamama konusunda istikrar sağlamış görünüyoruz. 2008'deki başarının ardından 2010'a katılamayan ve yola yeni bir hoca ile devam eden bir takım ve şimdi de yeni hocasıyla 2012'yi kaçırmak üzere olan aynı takım.


"Hocam biz şurada yanlış yapıyoruz'" diyemiyoruz. Çünkü çok yerde yanlış var. Federasyonda hata var, hocada hata var, futbolcularda hata var, taraftar da hata var ve muhtemelen bizde de hata var.


Hepsine tek tek değinmek gerekecek. Bugünkü federasyon başkanını yargılamak ve hakkında bir fikre sahip olmak için milli takıma bakmasak da olur. Aldığı 10 karardan 9'u hatalı ve çarpık. Hala devam eden ve hatalı yönetilen bir sürü süreç var. Oralara girip konuyu dağıtmak istemiyorum. Guus Hiddink tercihi konusunda bu federasyonu değil bir önceki federasyonu muhattap almak gerekir. Bugün kimse Hiddink iyi hoca değil diyemez. Hollandalı çalıştırıcı dünyada hocalığı tartışılmayacak 3-4 hoca varsa, onlardan biridir. Ancak geldiği süreçte yanlışlıklar var. Bu milli takım Hiddink'i beklediği için aylarca hocasız bekledi. Hiddink ile önceden görüşülüp planlama yapıldı mı bilmiyorum ama bugünkü izlenim yapılmadığı yönünde. Hiddink takımın başına geldikten kısa bir süre sonra eleme maçları başladı ve Hollandalının takımı tanıması ve analiz etmesi için yeterli süresi yoktu. Diğer taraftan Hiddink'in, Türk milli takımına gelmeden önce yaptığı açıklamalar hep 2010'da emekli olacağı yönündeydi. En azından böyle bir niyetinin olduğunu hissettiriyordu. Peki kafasında emeklilik olan biri için aylarca beklemeye değer miydi?


Diğer taraftan Hiddink'in de bugünlere gelmemizde büyük yanlışları var. Ben Hiddink'e büyük saygı duyuyorum. Onun futbola dair herhangi bir şeyini sorgulamış değilim. Başarılarını tartışılmaz. Kore ve Rusya'da yaptıkları küçümsenemez. Milli takım için akla gelebilecek en iyi hocalardan biri. Biz Hiddink'e bu kadar saygı duyarken, onun da bize, milli takımımıza saygı duyması gerekirdi. En azından statlarda daha çok görmek, İstanbul'da yaşadığını bilmek isterdik.


"Bizim milli takımımız, bizim futbolcularımız, bizim insanımız duygusaldır." Bunu biliyoruz. Bunu Hiddink de biliyor. Bırakın Hiddink'i, Biliç bile biliyor. Peki bir ömür bunun arkasına mı gizleneceğiz. Bu mudur savunmamız? Başarıyı getirecek hocalar Terim, Güneş, Denizli mi olacak sadece. Motivasyonla mı ilerleyeceğiz hep? Başarıyı onunla yakalamaya mı çalışacağız sürekli?

Bunun arkasına sığınılmamalı. Milyonlar kazanan bu adamlar profesyonel olmak zorunda. Duyguları bir kenara bırakmadığımız takdirde asla iyi bir milli takımımız olmayacak. En başarılı dönemlerimiz bile "Avrupa takımıyla eşleşmedik", "gazla oynuyoruz" soru işaretleriyle alınır. Saman alevi gibi parlar söneriz. İstikrardan, sistemden bahsedemeyiz. Rijkaard, Schuster, Hiddink gibi adamların arkasından sallarız. Gelen futbolcuyu kendimize benzetiriz, giden oyuncumuz "bana pas vermediler" diye ağlayarak döner.


Duygusal takım başarılı olamaz demiyorum ama profesyonel takım istikrarlı olur. Yarın istikrardan bahsetmek istiyorsak, oyuncularımız duygularıyla değil mantığıyla hareket etmek zorundalar.


Bir başka nokta: Biz sihirli değnek istiyoruz. "Abi Kore'yi, Rusya'yı nasıl değiştirdi, bizi de değiştirsin." Olmayabilir. Bu zaman alır. Üstelik bizim gibi sistemsiz takımlarda daha da zordur. 2 yılda olmaz. Çok zaman gerekir. Kalıplaşmış şeylerin kırılması gerekir. Bu kolay değildir. Zordur. Bizde daha da zordur.


Gelelim taraftara. Bizim ülkemizde milli takım seyircisi yok. Anneler tutar milli takımı. Milli maçlara takım formalarıyla gidilir. Yanlış mıdır? Değildir. Ama sahadaki adamı kulüp takımını gözeterek ıslıklamak ya da alkışlamak yanlıştır. Volkan, Fenerbahçe'nin kalecisidir. Kötü oynadığı için ıslıklanabilir. Bu taraftarın hakkıdır. Ama Fenerbahçe'nin kalecisi diye ıslıklanamaz. Arda için de geçerli bu, Emre için de, Egemen için de...


Bugünlerde medyanın da büyük hatası var. En büyük hatamız rakibimizi küçümsemek. Ne yazık ki televizyonda gördüğümüz, gazetelerde yazılarını okuduğumuz kişilerin, arkadaşlarımızın ve büyüklerimizin büyük çoğunluğu Avrupa futbolundan çok uzak. Avrupa futbolunu takip etmiyorlar. Bilmiyorlar. Doumbia'yı ilk kez Trabzon'a karşı izlediler. Corluka'yı bize gol attığında tanıdılar. Milevskyi'yi, Hulk'u Beşiktaş maçlarıyla tanıdılar. "Bu Hulk iyi futbolcuymuş, Corluka sol bek, Doumbia Beşiktaş'a geliyor" dediler. Hırvatistan maçı öncesi "Hırvatistan'ı küçümsemiyoruz." dediler. Kimi kimden küçümsediniz? Kadrosu da, harmonisi de bizden daha iyi bir takımdı ve favori onlardı. Ama biz küçümsedik. Sonrası: Hayal kırıklığı.


Yarın Türkiye gider 4-0 alır maçı ve bu yazıyı ağzıma sokar "şu çılgın Türkler"!. Manşetler değişir. Kapı önündeki Hiddink kral olur. Sahadaki 11, altın çocuk olur. "Bekle bizi Avrupa" deriz. "Osmanlı'nın torunları!" gelir. Yine mutlu mesut oluruz. Peki ya sonra?

9 Kasım 2011 Çarşamba

Hırvatistan

2012 Avrupa Şampiyonası'na katılabilmek için geçmemiz gereken engel: Hırvatistan. Söz konusu eski Yugoslavya ülkesi olunca 50 yıl öncesine kadar gidemiyoruz. 1990'dan beri Hırvatistan adıyla futbol sahnesindeler. Bu onları ekol olarak görmeyeceğimiz manasına gelmeyecek tabi ki. Hırvatlar, futbol dünyası için bir ekoldür ve hiç de küçümsenmemesi gereken bir ekoldür.



93 yılında UEFA ve FIFA üyeliğini aldıktan 5 yıl sonra Dünya Kupası finallerinde mücadele etme başarısı gösterdiler. Bu kadar kısa sürede, böylesine bir başarı göstermiş olmaları bile Hırvatların genlerinde futbol olduğunu ispatlamaktadır.



98 Dünya Kupası ve Hırvatistan'ın bende ayrı bir yeri vardır. Nedenini hala bilmemekle birlikte o dönemde Hırvatların sürpriz yapacağını düşünmüştüm. Mantıkla açıklanabilir tek nedenim dahi yoktu. O yüzden bir saptama olarak kabul etmiyorum. Tamamen sallamaydı, tuttu. Tabi, turnuva başında böyle bir şey söyleyince tüm turnuva boyunca dikkatle takip etmiş oldum. Kısa zamanda harika bir jenerasyon çıkaran Hırvatlar turnuvaya Stimac, Asanovic, Prosinecki, Boban, Jarni, Simic, Stimac, Suker, Tudor ve Vloavic gibi yıldızlarla gidiyordu. Öyle ki takımın en büyük yıldızı Suker turnuvayı gol kralı olarak tamamlayacaktı. Blazevic'in talebeleri Arjantin ile birlikte gruptan çıkacak ve sonrasında sırasıyla Romanya ve Almanya'yı eleyecekti. Yarı finalde rakipleri olan Fransa, finalde Brezilya'yı geçerek kupaya uzanacaktı. Hırvatlar ise 3. maçında Hollanda ile karşılaşacak ve 2-1'lik galibiyetle müthiş bir başarıya imza atacaktı. Hırvatların bu hızlı yükseliği dikkat çekmiş ve "Yılın en çok gelişme gösteren takımı" ünvanına biri 94 biri 98'de olmak üzere iki kez layık görülmüştü. beri verilen bu ödüle iki kez layık görülen tek takım Hırvatistan'dır.




Aslında bu bahsettiğimiz "Altın Jenerasyon" un ilk turnuvası Fransa 98 değildi. Bizim Alpay & Vloavic ile hatırlayacağımız İngiltere 96'da sinyal vermeye başlamışlardı. Portekiz, Türkiye ve Danimarka'nın bulunduğu gruptan 2 galibiyetle çıkmışlar ancak çeyrek finalde kupayı kazanacak olan Almanlara boyun eğmişlerdi. Suker, Vloavic, Boban, Jarni, Asanovic, Bilic, Stanic, Prosinecki gibi isimler bu turnuvayla birlikte piyasaya çıkmışlardı.

96'da piyasaya çıkan 98'de zirve yapan Altın jenerasyon, 2000 yılını boş geçtikten sonra, 2002 Dünya Kupası elemelerinde namağlup olarak kupaya katıldı. Elemelerdeki performansının aksine gruplara Meksika mağlubiyeti ile başladı. Sonrasında İtalya karşısında alınan 2-1'lik galibiyet acaba mı dedirtti ancak Ekvator maçında alınan mağlubiyet tüm soru işaretlerini silmeye yetti. Hırvatlar yine üzülüyordu.




Euro 2004 öncesi bu jenerasyon bitiyor ve yeni oyuncular kadroda yer bulmaya başlıyordu. Simunic, Kovac, Olic, Prso, Srna, Rapaic gibi isimler Hırvatların yeni yüzü olmuştu. Ancak her zaman olduğu gibi o Altın jenerasyonun gölgesinde kalmıştı.



2006 yılından sonra Hırvatistan Futbol Federasyonu yeni bir yapılanmaya giderek takımın başına Slaven Biliç'i getirdi. Önceki hoca Niko Kranjcar'ın babası Zlatko Kranjcar ile yolar ayrılmıştı. Bilic, aday kadroya genç oyuncuları davet ediyordu. Hırvatlar için yeni bir jenerasyon doğuyordu. 2008 elemelerinde grubu zirvede bitiren Hırvatlar, Avrupa Şampiyonası'na doğrudan katılıyordu. Artık Suker, Prosinecki, Stimac yoktu belki ama Corluka, Srna, Modric, Kranjcar, Olic, Eduardo, Rakitic, Petric gibi yetenekler sahadaydı. İngiltere düşmanlığı kazanmasının dışında çok başarılı bir eleme grubu performansı çıkarmışlardı. Bilic'in talebeleri 2008 Avrupa Şampiyonası'na da iyi başladılar. Almanya'nın da olduğu B grubunu 1. sırada tamamladılar ancak şanssızlıkları, bizim şansımızdı. Bu maçın hikayesini anlatmaya gerek yok...


Hırvatlar, bizim gibi 2010 Dünya Kupası finallerine katılamamıştı. Belki de 2008 elemelerinde kazandıkları İngiltere düşmanlığı onlara pahalıya patlamıştı. Capello'nun talebeleri, "intikam" maçlarından 4-1 ve 5-1 ile ayrılmıştı. Hırvatlar grubu İngiltere ve Ukrayna'nın ardından 3. sırada tamamladı ve finalleri evden izlemek zorunda kaldı.



2012 Avrupa Şampiyonası elemelerinde bizim kadar şanssız bir grup çekmedi. 1. torbadan Yunanistan'ı çektiler, diğer rakipleri ise İsrail, Letonya, Malta ve Gürcistan'dı. Görece basit bir gruptan Yunanistan'ın arkasında 2. olarak ayrıldı ve bizim gibi play-off'lara katıldı.



Takımın bugüne gelişi bu şekilde. Peki şimdi ne durumdalar? Biliç'in kadrosu nasıl? Neresi güçlü? Neresi zayıf? Hırvatlar tarihin her döneminde iyi kaleci çıkarmayı başarmıştır. Eski Yugoslav ülkelerinin iyi kaleci çıkardığı aşikar. Hırvatlar da bu ülkelerin tipik bir örneğidir. Uzun yıllardır milli takımda olan Pletikosa güven veren bir kaleci. Savunmada Corluka, Simunic dışında çok iyi diyebileceğimiz bir oyuncu yok. Zagreb'li Vrsoljko gelecek vaad eden bir oyuncu ama bugün için bir tehdit değil.



Zayıf savunmanın önünde çok güçlü bir ortasaha var. Hücumcu sağ bekte de oynayabilen kaptan Srna etkili isimlerden biri. Bir diğeri EPL tecrübeli Modriç. Luka için takımın en iyisi demek de yanlış olmaz. Munihli Pranjiç, Sevilla'lı Rakitiç ortasahanın diğer iyi isimleri. Bunların dışında Kranjcar, Badelj, Leko, Vukojeviç, Perisiç gibi iyi isimler de ortasahada görev alıyor.


Forvet hattı da orta saha gibi zengin. Eduardo gibi yetenekli ve arkası dönük iyi iş yapabilen bir oyuncu ve yanında Oliç gibi tam bir golcü var. Mandzukiç, Jelaviç, Kaliniç, Petriç, Klasniç de kadrodaki iyi forvetler.



Genel takım yapısı bizimkine benziyor aslında. Bizim gibi zayıf bir savunma ve savunmaya göre daha güçlü bir ortasaha ve forvet. Oyuncu kaliteleri bizim üzerimizde. Bu bağlamda "küçümsemiyoruz" açıklaması komik. Bizim en büyük handikapımız gol yollarında çektiğimiz sıkıntı ve güven vermeyen zayıf savunmamız. Diğer taraftar psikolojik bir üstünlüğümüz var. 2008'deki maçı hala unutmadıkları ve skor 2-0 olsa bile Hırvat oyuncuların içinde bir "acaba?" olacağı kesin.


Son olarak tarafsız bir gözle 2012'de kimi izlemek istediğimi düşüneyim. Ben Modric, Pranjiç, Eduardo, Oliç ve Rakitiç'i izlemeyi tercih ederim ama diğer taraftan ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir Türkiye de olsun isterim. Damalı formalı bir Türkiye benim için optimum nokta olurdu.

3 Kasım 2011 Perşembe

Beşiktaş 1 - 0 Dinamo Kiev

Rıdvan Dilmen'in tabiriyle "maç öncesi 1 puan deseler, yok demezdim" açıkçası. Geçen sene hem içeride, hem dışarıda oynadığımız, bu sezon Kiev'de oynadığımız maçları düşününce kabullendiğim 1 puan azımsanacak kadar az değildi.


Ancak maç başladığında fikrim bir miktar değişti. Beşiktaş, iyi Avrupa maçlarından birini oynayacak gibiydi. En azından sinyaller bu yöndeydi. Beni en çok üzecek olan şey pis gol olurdu. Böyle maçlar çoktur. 90 dakika top göstermezsin ama kornerden yediğin bir golle yıkılırsın. Bu maçın, o maçlardan biri olmamasını istiyordum.


Bu takım Hilbert ve Ernst ile güzel. İsimlerden ziyade bu futbolcuların oyun anlayışına uygun takım ön plana çıkıyor. Ortasahada çok sevdiğim Fernandes'in yerine mücadele gücü daha yüksek Veli'nin oynatılması bu maç özelinde doğru. Türkiye ligi için de doğru. Ortasahanın mücadeleci ve sağlam oyunculardan kurulması, büyük avantaj sağlıyor ve Beşiktaş bir kaç haftadır bunun kaymağını yiyor.


Diğer taraftan Hilbert'in oynaması oldukça kritik. Beşiktaş'ın duran top dışında gol atmakta zorlanmasına şaşıran yoktur diye düşünüyorum. Takımda Quaresma, Simao ya da Almeida'nın oluşu yanıltmasın. Bunlardan üçer beşer tane daha olsa, bu kurgu ile gol gelmez. Quaresma kanattan geliyor, ceza sahasında Almeida'dan başka bir Allah'ın kulu yok. Simao diğer kanattan geliyor, ama yine içeride sadece Hugo var. Veli geliyor, Ernst geliyor, Aurelio geliyor... Ama gol gelmiyor. Çünkü Almeida çok yalnız. Hilbert'in oynaması hücumu zenginleştirmesi açısından mühim. Hilbert'in oynadığı maçlarda Quaresma ceza sahasına topsuz girme fırsatı bulabiliyor. Özellikle sıfıra indiğinde, onunla birlikte bir kaç oyuncu daha ceza sahasına giriyor ve verimli bir hücum organizasyonu olabiliyor. Ayrıca atağın tazelenmesinde de önemli rol oynuyor. Herşey bir kenara bu adamın herhangi bir yönü Ekrem'den zayıf değil.


Beşiktaş bu maç neden iyiydi? Neyi doğru yaptı? Neyi yine yapamadı? Aslında sorunun cevabı basit. Beşiktaş herşeyden önce daha hevesliydi. Quaresma bugün iyiydi, çünkü savaştı. Çünkü ayağının içini topuğundan çok kullandı. Çünkü freesytler yeleğini yedek kulübesinde bırakmıştı. Arada giydi çıkardı ama o olması gerekendi zaten. Takımın kazancı ile kişisel tatminkarlığını dengelediğinde Beşiktaş için çok daha verimli bir oyuncu olacaktır.

Egemen "The Agamemnon" yine harikaydı. Şu anda Türkiye'nin en iyi savunmacısı. Beşiktaş'ın ihtiyacı olan oyuncu demek Egemen için yavan bir tabir kalır. O, Türkiye'de her takımın ihtiyacı olan bir oyuncu. Savunmadaki kusursuz gününü, anlamlı bir golle güzelleştirdi.


Savunmada çok az hata yapıldı. Milevskyi gibi fırsatçı bir oyuncuya, fırsat verilmemiş olması bunun en güzel örneği. Savunmanın diğer yüzü Cenk de iyi iş çıkardı. Özellikle son dakikalardaki o inanılmaz, hatırlamak dahi istemediğim anlarda oldukça başarılıydı.


Dinamo Kiev'in en gerisindeki adamın en ilerde olduğu ve gol aradığı pozisyona ayrı bir paragraf ayırmak gerekir. O pozisyon gol olsaydı ve ben bu yazıyı maç bitmek üzereyken tamamlamış olsaydım, yazıyı silerdim. Hatta silmekle uğraşmaz, direkt bilgisayarı kapatırdım. O an, yüzüme gelen anlamsız sıcaklığı hala hissediyorum. Rus köylü kızları gibi al yanaklı biriyim şu anda.


Futbol heyecandır ama bu kadarına gerçekten gerek yok.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Yok artık



Nasıl bir giriş yapacağımı bilemedim açıkçası. Son zamanlarda futbol adına duyduğum, gördüğüm en enteresan olaylardan biri. Başrolde Ukrayna'nın Bünyamin Gezer şubesi ve Samuel Inkoom var.


Dnipro - Karpaty maçı. Oyuncu değişikliği. 4. Hakem Inkoom'un numarasını kaldırıyor. Ganalı oyunu terkederken formasını sahada çıkarıyor. Hakem koşarak geliyor ve basıyor 2. sarıdan kırmızıyı. Oyuncu değişikliği güme gidiyor tabi.


Abartmaya gerek yok diyorum.

Çift forma ısıtır



Sezonu hatırlamıyorum ama pek de iyi hatırlanacak bir sezon olmadığını anımsıyorum. Beşiktaş Denizlispor karşısında. Kalede Fevzi. Yıllarca Mrmiç'in arkasında beklemiş ve beklentinin büyük olduğu insan. Mrmiç sonrası kaleyi devralıyor ama işler beklendiği gibi gitmiyor. İnanılmaz goller yiyor Fevzi. İlk yarıyı Denizlispor 2-1 önde tamamlıyor. İkinci yarıda İlhan Mansız attığı gol sonrası, formasını kaldırıyor ve içinde Fevzi forması. Tek kelimeyle: Muhteşem... O hareketten sonra skorun hiçbir önemi yok bence. Kazanan ya da kaybeden. Ortada bir takım var...


Dün yaşananlar beni bu olaya götürdü. Cassano ciddi sağlık problemleri yaşıyor. BATE karşısında Zlatan'ın golünden sonra, Boateng formasını kaldırıyor ve altta Cassano forması. Enfes bir olay daha. Klişeleşmiş "yeşil sahalarda görmek istediğimiz hareketler" var ya. İşte onlar bunlar...

1 Kasım 2011 Salı

3. Ernst transferi

2008 - 2009 sezonu Beşiktaş'ı lig ortasında devralan Mustafa Denizli'yi şampiyonluğa götüren devre arası transferleriydi. Öyle ki klişe haline gelmiş, "devre arasında alınan oyuncudan hayır gelmez, sıkıntılı ya da formsuz oyuncu bulunur ancak" sözüne antitez olarak sunulan örnek Beşiktaş'ın bu sezonudur. Denizli'nin Fabian'ı ve Yusuf'u Beşiktaş'a şampiyonluk getirmişti. Devre arasında gelen Ernst her geçen hafta daha fazla ağırlığını koymuş ve Beşiktaş için çok önemli bir isim haline gelmişti.


Şimdi bir başka hikayeye geçiyoruz: 2010 - 2011 sezonu. Yıldırım Demirören bu sefer de Florentino Perez'liğe soyunmuş ve Beşiktaş'ın Galacticos'unu kurmuştu. Quaresma'lıi Guti'li kadrosunun başına "Sarı Melek" Schuster gelmişti. Schuster'in kadrosu iyiydi, hoştu ama Ernst geri plandaydı. Quaresma, Guti varken tabi geri planda kalır. Elbette ama kastettiğim şey bu değil. Beşiktaş'ın oyun planı Ernst'in üzerine kurulu değildi. Kurulu olmadığı gibi, Ernst'in kişiliğini yansıtabileceği bir oyun planı değildi. Ernst, Ernst gibi oynayamıyordu. Çünkü Schuster'in kafasındaki kadroda Ernst gibi biri yoktu. Onun Ernst'i Fernandes'di. Schuster, ayrılıp Tayfur Hoca ile devam edildiğinde Ernst, olduğu yere geçti. Belki Denizli dönemindeki kadar verimli bir yerde oynamıyordu ama yakına daha doğru bir yerdeydi artık. Beşiktaş da, "bu lig için" daha doğru futbol oynuyordu.


Sezon 2011-2012. Carvalhal'in kadrosunda uzun süre şans bulamayan isim yine Ernst. Beşiktaş'ın oyun planına şekil veren yine Quaresma ve çetesi. Schuster dönemindeki kadar bariz olmasa da yine bu ligin karakterine uygun futbol oynanmıyor. Ya da oynanmıyordu. Ta ki Carvalhal'in Ernst'e dönmesine dek. Ernst, 3. kez bu takıma transfer oluyor ve 3. kez takım sahada daha dinç, daha istekli görünüyor. Çünkü Ernst'in söylediği gibi "Beşiktaş mücadeledir."


Bu ligde şampiyon olmak isteyen takımın yıldızdan çok mücadele edebilen kaliteli oyuncuya ihtiyacı var. Bu kadro kalitesiyle, sonuna kadar mücadele etse bile Sivasspor'un şampiyonluk şansı yok. Mücadele herşey demek değil ama çok şey demek.


Şampiyon olmak isteyenin Ernst'e, Felipe Melo'ya, Emre'ye, Zokora'ya ihtiyacı var. Doğru transferler bunlardır. Şampiyonluğu getirecek olan oyuncu tipleri bunlardır.

28 Ekim 2011 Cuma

Başlıksız fotoğrafsız anlamsız

Çok uzun süredir yazmıyorum ya da bir başka ifadeyle yazamıyorum. Yazmak istemediğimden değil esasında. İstiyorum. Zamanımın olmadığından da değil. Buraya iki satır yazacak kadar vaktim oluyor. Konu olmadığından da yazmıyor değilim.
Peki neden yazmıyorum? Bilmiyorum. Yazamadım işte. Bugünü milat olarak alıyorum ve tekrar yazmaya başlıyorum. Okuyanım olursa ne mutlu bana...

25 Eylül 2011 Pazar

Beşiktaş 1-0 MP Antalyaspor

Carvalhal, sükseli oyunculardan ziyade mücadeleci oyuncuları sahaya sürmüştü. Denizli'nin söylemiyle Fabian uzun süreden sonra ilk 11'deydi, Sivok yoktu, Toraman yine Güntekin Onay'ı kızdıracak pozisyondaydı. Beğenilmeyen Edu bile sahada değildi, Quaresma cezalı olunca Veli'ye şans doğmuştu. Kısacası baştan aşağı başka bir Beşiktaş'tı.


Peki bu başka Beşiktaş iyi miydi? Çok iyi olmasa da iyiye yakındı. Eksikler yok değil elbette ama çözülebilir görünüyor. Türkiye liginde fuleli ayaklarla iş yapamazsın. İşçisi bol takım lazım. Son şampiyonluğu da böyle kazanmıştı zaten Beşiktaş. Tello, Yusuf gibi iki, hatta bir buçuk beyinle şampiyonluğa gitmişti. Oysa Schuster'in kadrosunda futbolun filozofu diyebileceğimiz adamlar bile vardı ama şampiyonlukla alakası yoktu takımın. Bu ligin kilidi mücadeledir. Hatta bence, "Bu ligin kilidi maalesef mücadeledir."


Beşiktaş bu maçta, diğer maçların aksine topla oynayan taraf değildi. Bunda erken gelen golün de etkisi var. Antalyaspor, ciddi pozisyonlar da buldu. Beşiktaş savunmasının, özellikle de kenarlarda oynayan oyuncuların savunma anlamında çok kuvvetli oldukları bir maç değildi. Toraman'ın stoper olduğunu bilmesem savunmacı sağ bek demezdim. Hücumda ise kötü olduğunu düşünmüyorum. Elde Gökhan Gönül olsa eyvallah ama Ekrem, Toraman arasında tercihim Ekrem olmazdı.

Beşiktaş kalesinde bulduğu pozisyonlardan çok daha fazlasını rakip kalede buldu. Son topardaki beceriksizlik maçı bu hale getirdi. Topu çok iyi getiren ama bir türlü son vuruşu yapamayan bir takım vardı. İyi bir Baros bugün en az 3 farklı galibiyet getirirdi.


Özellikle ikinci yarıda top turamayan bir takım vardı sahada. Fernandes'in girmesi bunu bir nebze olsun çözer umudundaydım fakat Portekizli girdiğinde oyunun profili çoktan değişmişti. Bu dönemde Fernandes de etkili olamadı.


Son sözler Sidnei için. Edu misali alalım forvete. Oynar, atar, attırır...


Bugünkü galibiyet güzeldi. Galibiyetin iyisi kötüsü olmaz. Oynanan futbol da iyi değildi ama kötü de diyemem. 70 dakika topa sahip olduğumuz Bursaspor maçından daha kötü oynamadı. Maç trafiği yoğun. Sırada Stoke var. Delap & Crouch sıkıntılı...

22 Eylül 2011 Perşembe

Bursaspor:1 Beşiktaş:2

Mourinho, yine 10 kişi kaldıkları bir Barcelona Chelsea maçı sonrası "10 kişi kalmak her zaman kötü değildir, bazen diğer oyuncuların performansını ciddi oranda arttırır" demişti. Haklılık payı var elbette. Diğer oyuncuların maça bağlanmasını, motivasyonunu artırabilir. Yani o dezavantajı ortadan kaldırabilir. Ama o dezavantajı da avantaja çevirmesin bir zahmet...


Bu sezon 10 kişi kalan takım canlanıyor. Manisaspor 10 kişi kaldığında renk değiştiriyor, içinden Barcelona çıkıyor. Bugün Beşiktaş için de farklı değildi durum. 70 dakika rakip yarısahada oynayıp tek ciddi pozisyon çıkaramayan Beşiktaş Quaresma'nın kırmızı kartı sonrası bir anda 2 gol buldu ve maçı çevirdi. 2-1 güzel sonuç. Peki ya oyun?


Ankaragücü maçı için de farklı şeyler söylemedim. Skor memnun ediyor ama oyun vasat. Bunda sahadaki oyuncuların payı var ama maalesef büyük pay Carvalhal'in. Bugün Beşiktaş Carvalhal'in değişiklikleriyle kazanmadı. Carvalhal'e rağmen kazandı.


Maça başladığı 11'de eleştirilebilecek iki üç nokta vardı. Bunlardan biri kale tercihi. Rüştü vasat. Cenk için de geçen hafta iyi şeyler söylemedim ama daha iyi. Daha fazla güven veriyor. Ya da bir başka deyişle daha az güvensizlik veriyor. Diğer eleştirilebilecek nokta Egemen'in sol bek oluşuydu. Maça göre böyle tercihler olabilir. Hücumda Ekrem'in çıkmasıyla kayan bir dörtlü oluşturulabilir. Rakibin sağ kanadı çok kuvvetlidir, savunmaya dönük bir sol oluşturmak için bu tercih edilebilir. Bu maç için ben çok yanlış bulmadım. Savunmada iki yabancı oynatınca Ernst kulübede kaldı haliyle. Gerçi onu kulübede tutan maç eksiği de olabilir. Oysa forvet tercihi Edu değil de Pektemek olsaydı Ernst de kadroda yer bulabilirdi.


Beşiktaş'ın en büyük problemi üretken olamayışı. Ciddi bir problem. Kanatlardan geliyor desem, gelmiyor. Uzaktan şut çekiyor desem, çekmiyor. Göbekten savunmanın arkasına adam kaçırıyor desem, kaçıramıyor. Eee?


Kısır hücum hattının tek top yapan adamı Fernandes'in çıkması Carvalhal'in ne düşünüyor olabileceğini düşündürdü bana. Ben daha onu düşünürken, takımın gole en çok yaklaştığı duran topları kullanabilen Simao da oyundan alındı. Eldeki silahı da düşmana teslim etti böylece.
Son bölümlerde Aurelio'nun geride kalması ve Sidnei'nin Lucio forması giymesiyle hücum hattı biraz daha canlandı. Sidnei çok ortasaha oyuncusundan daha yumuşak bileğe sahip ve top getirmesinden ziyade getirdikten sonra cezasahası içinde kalması Beşiktaş için mühim.


Holosko'nun girmesiyle her şey bitti derken. Sivok kafası geldi. Golü kimin attığını göremedim ama Sivok'un attığını tahmin ettim. Kötü maçtan 1 puan çıkarıldı en azından derken, Holosko geldi. "Allah'ım sana geliyorum" dedim.


Quresma'yı her türlü severim. Sevdiğim futbolcudur, eğlendirir, coşturur, tkaımı ateşler. Bugün kaptanlık pazubandı onun kolunda. Ama o da onun değerini ve anlamını bilmeli. Kaptan da kırmızı kart görebilir ama böyle görmeye hakkı yok.


Beşiktaş iyi oynamadı, hak etmese de kazanmasını bildi. Bursaspor hiç oynamadı kazanmayı hiç hak etmedi.


Son paragrafı sezonun Beşiktaş'tan daha iyi olmayan adamları hakemlere ayıralım. Standart yok. "Fuck off" diyene kırmızı, Türkçesini söyleyene sarı ya da uyarı. Sert faule bazen sarı, bazen devam. İtiraza net sarı. Hakemlerimiz çok kötü ve iyi olmak zorundalar.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Beşiktaş 3-1 Ankaragücü

Galatasaray Samsunspor maçıyla Beşiktaş Ankaragücü maçının arasındaki 7 farkı bulun?


Ankaragücü, bu ligin en zayıf takımlarından biri. Gökçeklerin kendi çaplarındaki Galacticos'u dağıldı ve elde "Michel Salgado" lar, "Pavon" lar kaldı. Onlar da oynamaya değil, oynatmamaya alışmış olunca takım zayıf kalmış. Ziya Doğan gibi "en iyi savunma savunmadır" düsturunu güden bir de hocaları var ki takımın kimyasıyla sonuna kadar uyumlu.


Bu sebeple Ankaragücü maçı referans değildir. Hatta maçın son 10 dakika dönmesi olumsuz referans olabilir. Maccabi maçında atılan 5 gol ve bugünkü kağıt üzerindeki net skor aldatıcı. Beşiktaş iyi değil.


Maccabi maçındaki 5 golün izahı açık. Erken gelen gol İsrail takımının savunmasını açtı ve açılan takımı Beşiktaş harcadı. Beşiktaş, kendinden zayıf ve açık oynayan takımı rahat geçer. Maccabi maçı da buna örnekti.
Bugünkü maçta son 20 25 dakika dışında takım iyi değildi. Bütün maçı bu tempoda götürmesini beklemiyorum ama geri kalan 70 dakikada da biraz daha oturaklı bir takım görüntüsü çizmesi gerekir.


Geçtiğimiz yılın ikinci yarısı duran topta iyi olacak izlenimi vermişti takım. Bu sezon duran toptan çok gol atacak izlenimi veriyor. Keza bugün Sidnei 2 gol bıraktı. Bu önümüzdeki maçlarda da olacaktır. Tabi burda Egemen, Sidnei, Toraman, Sivok gibi hava hakimiyeti iyi oyuncuların yanı sıra Fernandes ve Simao gibi iyi top kesen oyuncuların da varlığı büyük önem taşıyor.


Fernandes için sezonun en iyi transferi demek yanlış olmaz. Oyunu geriden iyi kuruyor ve iyi top çeviriyor. Duran toplardaki faydası da gözardı edilemez. Quaresma ise çok top kaybetse de oyunu canlı tutması sayesinde büyük fayda sağlıyor. Bu yazın en iyi hamlelerinden biri Ekrem Dağ ve çetesini dağıtmaktı ama E17'nin hala takımda oluşu kötü tabi. Beşiktaş'ın en büyük eksiği sağ bek. Forvette bugün Edu fena değildi. Maccabi maçındaki kötü izlenimini bir nebze olsun sildi ama iyi demek için çok maça ihtiyacımız var. Hala aklımda Bebe var. Ayrıca Pektemek ile Edu arasındaki tercihim Pektemek olurdu.


Cenk! Genel olarak çok stresli öğrenci de çok rahat öğrenci de başarılı olamaz. Orta düzey bir stres, bir rahatlık gerekir. Cenk çok rahat ve kendine özgüveni çok fazla. Biraz daha dizginlemeli.


3 gün sonra oynanacak Bursa maçı hem psikolojik olarak hem de Bursa'nın iyi takım olması sebebiyle çok daha zor geçecektir. Guti ve Ernst'in bu maça yetişip yetişmeyeceği önemli. Özellikle Ernst'in en az bir 45 dakika oynayacak konuma gelmesi gerekiyor. Forvette

26 Ağustos 2011 Cuma

Beşiktaş'ın UEFA Grubu

Inter'in hocası Gasperini Trabzonspor'u tanımlarken. Çok iyi tanımıyorum ancak Türk futbolunun geliştiğini biliyorum demişti. Gasperini, Türk futbolunu hiç tanımadığını yakında anlayacaktır. Türk futbolu için hep gelişiyor diyorduk, bir bağlamda doğru bir tespitti de. Ancak artık o kadar iyimser bakamıyorum. Türk futbolu tepetaklak dibe gidiyor.


Bu hengamenin içinde Trabzonspor ile Şampiyonlar Ligi, Beşiktaş ile de UEFA Avrupa Ligi heyecanı yaşamayı umuyoruz. Trabzonspor'un grup değerlendirmesini bir başka yazıya saklayıp Beşiktaş ile başlayalım.


Beşiktaş kura çekimine 2. torbadan girdi. Hatta 1. torbaya da oldukça yakındı. Kura öncesi İngiliz, Rus, Yunan ve İsrail takımlarından uzak duralım dedim. Olmadı. İngilizler sağlam, Rusya soğuk ve Yunanistan ile İsrail takımlarının maçları da futbol dışı gündem sebebiyle gereksiz stresli geçtiği için istemiyordum bu takımları.



İlk torbadan, geçen sezon Beşiktaş'ı eleyen Dinamo Kiev geldi. Yuri Semin'in Kiev'inin ne denli "takım" olduğunu ve Semin ile birlikte kimyasını nasıl bulduğunu geçtiğimiz yıl yazmıştım. Semin iyi hoca ama Kievli Semin çok iyi hoca. Shevchenko'dan bu yıl birşeyler beklemek zor ancak özellikle Milevkiy sonuçlanan atakları kesmek güç olacak. 1. torbadan ortalama bir takım çekti diyebiliriz. Kiev, Tottenham, Atletico Madrid ayarında değil ama Beşiktaş'tan daha kötü diyemeyiz. Üstelik geçtiğimiz yılın büyük moraliyle sahada olacaklar.

3. torbadan çok zor bir kura çekti Beşiktaş. Stoke City 3. torbanın en güçlü takımıydı. İngiliz oyun tarzının, oyun stilimize ters geldiği de hesaba katılırsa çok zor iki maç izleyeceğimizi söyleyebiliriz. Stoke City özellikle savunmasıyla dikkat çekiyor. Begoviç gibi çok sağlam bir kalecinin önünde Shawcross, Huth, Woodgate gibi üç sağlam stoper alternatifleri var. Bu yıl takıma gelen Woodgate büyük bir kumardı ancak şu ana dek oldukça başarılı bir performans sergiledi. Oyunu Etherington'ın üzerinden oynayan İngiliz ekibinin hücum hattında Jones ve Fuller var. Son olarak özellikle taç atışlarında Delap ve Shotton'a dikkat etmek gerekir. Bunun geyiği bizim basında oldukça fazla dönecektir.


Son torbadan Maccabi Tel Aviv geldi. Basketbol eşleşmesi olsa çekinirdim. Bugün itibariyle kadrolarında Medunjanin dışında çok da ciddiye alınabilecek bir adam yok. Çoğunluğu İsrailli oyunculardan oluşan kadrodan çok İsrail ile olan siyasi ilişkiler beni düşündürüyor.


Özellikle 3. torbadan gelen Stoke işleri karıştıracaktır. Maccabi grup sonuncusu gibi görünüyor. İlk 3 belli ama nasıl şekillenir kestirmek güç. Özetle: Zor kura.

23 Ağustos 2011 Salı

Play-off saçmalığı



TFF ile kulüplerin toplantısı sonrası basın açıklamasını kulüpler adına Yıldırım Demirören'in yapmasından anlaşılmalıydı saçma bir sonucun çıktığı. Saçma kelimesi seçebildiğim kelimelerin en hafifi.



Öncelikle Demirören'in anlamsız ve bir o kadar da içler acısı cümlesiyle başlayalım. "Yere düşmüş futbolu ayağa kaldırmalıyız". Doğru olduğunu farzedelim. Peki bu futbolu bu duruma ben mi düşürdüm? Kim düşürdü? Sen düşürmedin mi? Yanındaki Serdal Adalı düşürmedi mi? Bunun altına imza atan Fenerbahçe kulübünün eski başkanı Aziz Yıldırım düşümedi mi? Şekip Mosturoğlu düşürmedi mi? Yine bunun altına imza atan takımların eski yöneticileri, oyuncuları, şunları, bunları şimdi tutuklu değil mi? O halde bu yere düşmüş futbolu yere düşürenlerin bir kısmı hala bu tezgahtaysa neden bahsediyoruz?


Peki neden böyle bir sistem getirilmek isteniyor. Ben, bu sistemin şikeyi önlemeye aday olduğunu düşünmüyorum. Zaten futbolla uzaktan yakından alakası olmayan birine dahi bunu sorsanız, neden şikeyi önlesin ki sorusuyla karşılaşırsınız. Haklı bir sorudur ve tek kelimelik cevabı yoktur.


Bu sistemin getirilme amacı Digiturk'e para kazandırmaktır. Futbolun lanet olası endüstrileşmesine açık bir örnektir. Ligin sonuna maç ekleyelim. Şampiyonluk yarışındakiler birbirleriyle daha fazla maç yapsın, onlar da para kazansın. Adaletli olup olmadığı, mantıklı olup olmadığı, Avrupa'da kimin kullanıp kullanmadığı kimsenin umrunda değil. Bunu bir kez olsun araştırdıklarını da sanmıyorum. Bu saçma sapan uygulama için daha fazla yazmak istemiyorum.

Bugün bunu şiddetle savunanların yarın bundan muzdarip olmasını diliyorum. Beşiktaş'ın ligi lider bitirip, play-off sonunda şampiyonluğu bir başka takıma kaptırması durumunda Demirören'in ne diyeceğini çok merak ediyorum.


Sevdiğimiz bir top vardı, önce kirlettiler sonra hiç ettiler.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Hayır biz kazandık!

Man City, Community Shield maçını 3-2 kaybettiklerine yönelik haberleri resmi siteden yalanladı.


7 Ağustos 2011 Pazar

Chelsea hareketlendi

Chelsea'nin yaşlı kadrosundan ve Villas Boas'ın işinin ne kadar zor olduğundan daha önce çok kez bahsetmiştim. Transfer sezonunun sonlarına yaklaşırken Maviler de atağa kalktı. Oriol Romeu'dan sonra şimdi de Lukaku'yu renklerine bağladılar. Lukaku, geleceğe yatırım gibi görünse de bugün için de büyük bir yatırım olduğunu gözardı etmemek gerekir. Lukaku, bugünün Chelsea'sinde oynayabilecek kapasitede ve düzeyde. En azından bugüne kadar sergilediği performans bunu gösteriyor. Uyum problemi çekmediği takdirde, Chelsea için çok doğru bir transfer olduğunu gösterecektir. Ayrıca Lukaku'nun gidişinin Bursaspor açısından da oldukça olumlu olduğunu söylemekte fayda var.


Chelsea'de gelenlerin yanında bir de giden var. 2 sezon önce büyük umutlarla transfer edilen Yuri Zhirkov ile yollar ayrıldı. Rus oyuncu ülkesine, Anzhi'ye döndü. Anzhi para saçmaya devam ediyor. Rusya'da futbola bakış açısı iyice enteresan olmaya başladı. Parayı bulan, sağlam transferlerle çıkıyor piyasaya. Bir yerden sonra lig patronların ligine dönecek.

5 Ağustos 2011 Cuma

Alania Vladikavkaz

UEFA Avrupa Ligi kura çekimi bugün yapıldı. Beşiktaş, seri başı olarak katıldığı kurada Rusya'nın Alania takımıyla eşleşti. Takım hakkında internet sitelerinin çoğunda bilgi var. Bilgilerin çoğu takımın künye bilgileri. Daha önce bu takımın bir maçını izleyen biri var mıdır bilmiyorum. Varsa da CSKA maçını izlerken rakip sıfatıyla Alania'yı izlemiştir muhtemelen.

Alania Vladikavkaz Rusya 2. lig takımı. Kupa finalisti sıfatıylaUEFA Avrupa Ligi'nde Rusya'yı temsil ediyorlar. Hani finale de söke söke gelmiş de değiller. İlk golünü finalde atan bir takımdan bahsediyoruz. Son 32'de KAMAZ ile 0-0 berabere kalıyorlar ve penaltılarda son 16'ya kalıyorlar. Bu turda da Gornyak takımıyla 0-0 berabere kalıp rakibini yine penaltılarda deviriyor. Çeyrek finalde eşleştiği Saturn Moskow iflasını açıklıyor ve bu turu bay geçiyorlar. Yarı finalde Rostov ile 0-0 berabere kalıyor ve yine penaltılarda rakibini eliyor. Finalde bu kez rakip sağlam. CSKA'ya 2-1 boyun eğiyorlar. Ama CSKA,UCL'ye katıldığı için bunlar da geçtiğimiz sezon küme düşmelerine rağmen UEFA Avrupa Ligi'ne katılmayı başarıyor. Alania'nın en sağlam yanı çok net olarak: "Adalar penaltı kaçırmıyor". Penaltı söz konusu oldu mu, hepsi Alex kesiliyor.

Şu anda Rusya 2. ligindeler ve 19. hafta sonunda, liderle aynı puanda olup 2. sıradalar. Hayır 1. olsalar da 15. olsalar da referans olmadığı için çok ciddiye alınacak bir durum değil. Rusya 2. liginden bahsediyoruz.

Öne çıkan oyuncuları şunlar diyemeyeceğim. Oyuncularından çokbaşkanı öne çıkıyor. Bizim bıyıklı Gazzaev, takımın başkanı ve takımın teknik direktörü de Gazzaev'in oğlu Vladimiz Gazzaev. Oğluna kıyak geçmiş anlaşılan. 31 yaşındaki Vladimir'in kariyerinde Alania dışında başka takım yok. Bir zamanlar futbolcusuymuş, 2009-2010 sezonunda yardımcı hocalık yapmış, şimdi de teknik direktör.

Kulübün formasını giymiş ünlü denebilecek oyuncular da Omai Tetradze, Viktor Onopko, Levan Kobiasvili, Gocha Jamarauli, Giorgi Demetradze, Isaac Okoronkwo. Bunların da ne kadar ünlü oldukları tartışılır.

3. ön eleme turunda Kazakistan'ın Aktobe takımı elediler ve Play-off'da rakipleri Beşiktaş. Favori elbette Beşiktaş. Rus cephesinin maça umutla baktığını da düşünmüyorum. Beşiktaş'ın da işi sıkı tutup İnönü'deki maçta umutları kırması gerekiyor. Rakip sezon ortasında ve zinde, Rusya'da hava nasıl olur bilinmez. Burda iş bitrmek gerekir. Geçmişte bu tip maçlarda canımızçok yandı, maçı ciddiye alıp, o anılara benzerini eklememek gerekir.