9 Şubat 2014 Pazar

Eden Hazard

 
Messi ve Ronaldo'nun muazzam performans gösterdiği yıllara tanıklık etmek çok güzel olsa da, bu gülün de bir dikeni olduğunu söylemek gerekir. Bu ikilinin çok fazla ön planda olması arkasındaki yıldızların tadını almamızı biraz da olsa engelliyor.

Mesela İbrahimoviç, Falcao, Ribery, Hazard ve Suarez... Bu örnekler çoğaltılabilir. Ligue 1'i yakından takip edenler Zlatan'a doyuyor mutlaka ya da PSG hastaları. Benzer şekilde EPL severler her hafta Suarez ve Hazard'ın müthiş performansıyla büyüleniyor. Ancak gecesi gündüzü futbol olmayanlar kaymak tabakasının tadını yeterince alamıyor.

Bugün Premier Lig'de Hazard, Suarez, Yaya ve bugün sakatlık problemi yaşayan Kun Agüero bir seviye üstte. Hatta bu listeye savunmacı olmasına rağmen Branislav Ivanoviç'i de ekleyebiliriz. Şu ana kadar müthiş bir sezon geçiriyorlar. Yaya ve Ivanoviç geçiğimiz yıl da üst düzey futbol oynuyordu ama diğer üçü bir seviye daha atladı.

Bu haftayı 3 golle kapatan Hazard'a ise son haftaların formda oyuncusu olması sebebiyle ayrı parantez açmak lazım. Lille'den olaylı şekilde Chelsea'ye gelen Belçikalı bugün artık takımın en büyük yıldızı. Hızı, yeteneği, futbol zekasıyla artık iyi bir kumaşa sahip olmaktan çok öte. Ballon d'Or ödüllerinin yanlı seçimi olmasa adını önümüzdeki yılın Ballon d'Or 11'inde görmemiz sürpriz olmazdı mesela.

Mou sezon başında takımı daha çok Oscar üzerine kurmayı planlasa da bu fikrinden an itibariyle vazgeçmiştir muhtemelen. Eden, performansı ve gelişimiyle birinci sınıf kalitededir.

Belçika'nın müthiş jenerasyonunu izlemek için yaz aylarını bekliyoruz. Bekleyene kadar Hazard'ın tadını çıkarın derim.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Biliç & Franco

 
Beşiktaş zorlu Gaziantep deplasmanından 3 puan çıkardı. Gaziantep'in sıralamadaki yerinden ziyade, Sergen Yalçın ile yakaladığı formu referans almak gerekir.

Normalde çok eleştirilen adamın yeri geldiğinde de hakkını vermek gerekir. Biliç sahaya beklenenin aksine Fernandes'siz çıktı. Portekizli'nin yerine Atiba ortasahadaydı. Atiba-Veli-Oğuzhan üçlüsü ortasahayı taşıdı. Hırvat hoca için maç öncesi geçen hafta iyi performans gösteren Fernandes nasıl yedek kalır diyenlerin maç sonrası hakkını teslim etmesini beklerdim.

Biliç, İbrahim Akın, Turgut Doğan Şahin, Sapara gibi yetenekli oyuncuları ortasaha hattında barındıran Gaziantepspor'a karşı daha savunmacı bir orta saha sürmüştü sahaya. Bu şapkadan tavşan çıkarmak değildir ama doğrusunu yapmaktır. En azından maçın sonucu bize bunu söylüyor.

Biliç dünkü kumarı kazandı. Beşiktaş savunması pozisyon görse de orta sahada dirençli kaldı.

Öte yandan Franco için söylenenler de bana samimi gelmiyor. Geçen hafta ilk kez ilk 11 oynarken eleştirilen adam bu hafta iyi performans gösterdiğinde bir anda övgüye nail olmamalı. Daha doğrusu elbette övülmeli ama bu genel bir övgü olmamalı, geneli kapsamamalı. İyi ya da kötü oyuncu şeklinde olmamalı.

Ben Franco'dan umutluyum. Takımın da umutlu olduğunu düşünüyorum. Bu biraz da temenni elbette. İzlediğim üzerine yapmıyorum yorumu, geçmişine dair okuduklarım üzerine kuruyorum yorumumu daha çok.

Biliç çok hata yaptı ve bence bu hatalarının bir kısmından ders almış da değil ama eleştirenler yeri geldiğinde hakkını versin. Franco için bir şeyler söylemek ise şimdilik kolay değil. Ben adamı 2 yıldır izliyorum diyen varsa buyursun çıksın ama 2 maçla kimseyi yorumlayamayız. Yorumlarımız daha çok temenni ağırlıklı olur.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Dany Neden İstenmiyor?

 
Ülkemizde üç büyüklerden birbirine çok fazla oyuncu gitmez. Bu aslında sadece bize özgü bir durum da değil açıkçası. Real - Barça arası transfer pek azdır. Benzer şekilde Manchester'da renk değiştiren futbolcu da azdır.

Beşiktaş son yıllarda Galatasaray'dan Berkant, Ahmet Yıldırım, Emre Aşık gibi oyuncuları kadrosuna katmıştı. Fenerbahçe'den aldığı oyuncular ise biraz daha fazla. Sezer, Mustafa Doğan, Ali Güneş, Nobre, Mehmet Yozgatlı, Rüştü aklıma gelenler. Bir de direkt gelmeyip, rötarlı gelenler var: Fahri, Niang, Tayfun Korkut, Murat Şahin, Yusuf Şimşek, Tayfur, Uğur Boral ve Aurelio.

Bu transferlere, bu transfer sezonu içinde Dany de eklendi. Listeye baktığımda büyük resmi net çizemiyorum. Aynı paydada toplayamıyorum bu oyuncuları. Taraftarın arasında hepsine karşı olan da vardır, hepsine kucak açan da. Bunlar biraz da münferit bakış açılarıdır. Genelleme yapacak olursak, rakipten gelen oyuncular hakkında net bir şey söylemekte güçlük yaşıyoruz.

Mesela Dany inanılmaz tepki alırken, geçen sene bu zamanlar takıma katılan Niang böyle bir tepki almadı. Hatta Senegalli oyuncunun gelişine sevinen belki de daha çoktu. Forvet ihtiyacı olduğu için olabilir mi? Elbette ama bugün stoper ihtiyacı olduğunu da görüyoruz.

 Doğrudan gelmediği için olabilir mi? Mesela Rüştü de direkt gelmişti ama böyle bir tepki almamıştı.

İyi olmadığı düşünüldüğünden olabilir mi? Eldeki stoperlere bakınca kötü olduğunu söylemek güç.

Taraftar için bugün Dany'nin yabancı olması sorun değil, iyi ya da kötü olması da temel sorun eğil gibi görünüyor, yaşlı desen yaşlı değil, maliyeti oldukça düşük, çirkin bir adam değil, Aurelio gibi geçmişte Beşiktaş ile problem yaşamadı, görece Nobre gibi rakibinde sembol isim olmadı. Sezer gibi disiplinsiz değil. Değil değil değil... Bunların hiç biri sorun değil. Peki sorun ne?

 Benim hem hissettiğim, hem de gördüğüm kadarıyla temel sorun rakibin kadro boşaltmak için kullandığı bir adamın alınması. Bir başka ifade ile Galatasaray'ın beğenmediği için göndermek istediği futbolcunun alınması. Üstelik bunun hala yarış devam ederken alınması. Bir de Lescott beklentisinin ertesinde.

Bu bir sorun mudur? Bence sorundur. Bunu transfer ederken kesinlikle düşünmüştür yönetim. Ancak taraftarın bu tepkisine rağmen alındı. Dünya'nın her yerine taraftar buna tepki gösterir. Normaldir. Yönetim de tepkiyi ikinci plana atıp, doğru bildiğini yapabilir. Bu da tercihtir.

Bu transfer benim de hoşuma gitmedi. Gitmeme sebebi Dany'nin kendisi değil. Kişisel algılamasın. Tabi biraz "sönük" bir oyuncu olması da etkili olmuştur. Mesela Gaziantepspor'dan değil de, Marsilya'dan gelmiş olsaydı algısı farklı olabilirdi. Ancak teknik olarak doğru bir karar. Hatta çok da tekniğe girmeden söyleyeyim. Sivok hariç, bugün hepsinden daha iyi.

Hepsi bir kenara, gelişmeye açık Franco'yu sahada görmek isterdim.

31 Ocak 2014 Cuma

Zouma ve Jose'nin yarını

 
Chelsea, devre arasında Salah'tan sonra Zouma'yı da renklerine bağladı. Fransız oyuncu, sezon sonuna kadar St Etienne'de oynayacak, önümüzdeki sezon Chelsea'ye gelecek. Madem yıl sonuna kadar takımda kalacak neden acele etti? Muhtemelen Chelsea almasa Manchester United alacaktı, o almasa bir başkası alırdı. Büyük potansiyelli çocuktu ve Mourinho kapattı.

Jose'nin bu iki transferi eleştirilebilir. Henüz net bir forveti olmayan takımın, detaylar üzerinde çalışması ne kadar doğru tartışılır. Bu biraz da Mourinho'nun anlayışını yansıtıyor aslında. Jose, uzun vadeli düşünüyor. Belki Portekizli ile yan yana gelmediğini düşündüğümüz bir söz ama onun daha önce de yaptıkları da bunu gösteriyor. Jose, düşündüğümüz kadar kısa vadeli düşünmüyor.

Bir önceki Chelsea deneyiminde Cech, Essien, Alex, Lass, Obi Mikel, Sahar, Jack Cork, Scott Sinclair, Ryan Bertrand, Mancienne, di Santo ve Stoch  gibi oyuncuları takıma kazandırmıştı. Bunlardan bazıları olmuş oyunculardı ama çoğu henüz 20 yaşında bile değildi. Chelsea'nin yıldız avı yaptığı o dönemlerde bu oyunculardan ne kadar faydalandığı muamma ancak Jose'nin bu oyuncuları alması onun vizyonunun bir parçası.

Bugün hali hazırda Londra ekibinin müthiş bir altyapısı var ve muazzam yetenekleri barındırıyor. Islam Feruz, Chalobah, Davila gibi yetenekler var ve Portekizli avına devam ediyor. 2 yıl sonra Chelsea bugünkünden çok öte bir takım olmaya aday.

Chelsea için yarın her şey daha iyi olabilir, tek sıkıntı Man City de bu yetenekleri sektirmiyor. Arsenal ile özdeşleşen şey, Chelsea ve City'e de bulaşmış görünüyor.

 

26 Ocak 2014 Pazar

Mata Manchester'a ne verebilir?

 
Sir Alex'in vedasından sonra Manchester'da bir duraklama döneminin başlayacağı belliydi. Moyes tercihi en azından bir plan ve programın olduğunun göstergesiydi. Bu plan da daha çok uzun vadeliydi. Tabi burada yönetimin bundan sonraki tutumu kritik. Bundan 30 yıl önce, başarısızlığa rağmen sabredilmişti ama bugün takım da çok başka, devir de.

Yıllarca çok fazla spektaküler transfer yapmamış, daha çok parlamak üzere olan yetenekli isimleri kadrosuna katmış Manchester'ın transfer stratejisini biraz değiştirmesi gerekecek. Zira artık onları parlatacak bir hocaları yok. En azından Moyes'un bunu ne kadar yapıp yapamayacağı şüpheli. Ben bu riski alacaklarını sanmıyorum.

Moyes'un sene başında istediği adamlar gelmiş olsaydı bugünkü tablo nasıl olurdu bilinmez. Baines'in çok aramadı belki ancak Thiago ya da Herrera'nın takımda olması durumunda, takımın daha yukarıda olması mümkündü.

Manchester United, devre arasında Mata transferiyle önümüzdeki yazın sinyallerini verdi. İngiliz medyası ManU'nun Mata kalibresinde 5 adam daha alacağını iddia ediyor. Şaşırtıcı da değil. Savunmanın baştan aşağı değişmesi gerekiyor, Carrick'in yanına adam lazım. Hücuma opsiyon lazım. Rooney'in durumuna göre forvete de adam lazım. Özetle bir değişim lazım ve gelecek de.

Mata transferi ise belki direkt istenen özellikte bir adam değildi ama hücumun çeşitliliği açısından önemli. Klasik Fergie sisteminde Mata tipi kreatif bir kanat oyuncusu yoktur. O daha çok Nani, Young, Giggs ve Valencia gibi kanat oyuncuları ile oynuyordu. Oyun kurucusu göbekte oluyordu. Mata'nın oynayacağı mevkiiye göre Manchester'da bunun değiştiğini söyleyebiliriz.

Bu yılın geri kalan kısmında RVP ve Rooney'in iyileşmesiyle birlikte Mata, Janujaz, RVP ve Rooney dörtlüsü ideal hücum hattı olabilir. Welbeck, Hernandez, Nani ve Young gibi isimler de yedek olacaktır. 3. bölgede oyun kurmakta zorlanan takım için, hücum hattında iki tane (Januzaj ve Mata) oyun kurabilecek oyuncunun varlığı önemli.

Ttransferin maliyetinin de çok yüksek olduğunu düşünmüyorum. Mata'yı geçen sezon takip edenler hatırlayacaktır, İspanyol oyuncu EPL'nin en iyi oyuncularından biriydi. Bu sezon Jose'nin şans vermemesi sebebiyle yüzü biraz unutuldu. Jose, ManU'nun bugünkü durumunu da düşünerek bu transfere izin verdi. Manchester üst sıralarda olsaydı bu transfer gerçekleşmezdi.

Her türlü Mata'nın iyi bir transfer olduğunu düşünüyorum. Manchester'ın adı geçen transferleri yapması durumunda ise önümüzdeki yıl şampiyonluk adayı olabileceğini düşünüyorum. Aksi takdirde en az 1 yıl daha rötar yapar.

28 Kasım 2013 Perşembe

Brezilya formaları hazır

 
Yaza çok var ama her geçen günün bizi Dünya Kupası'na yaklaştırdığını bilmek güzel. Söz konusu Dünya Kupası olunca, onunla ilgili haberlere de duyarsız kalamıyor insan.

Brezilya turnuvada giyeceği formaları tanıttı. Hoş detaylar haricinde bildiğimiz Brezilya. İstisnaları çıkar, 10 yıl öncesinin formasını da koysa kimse yadırgamaz. Bence kötü de değil. Yeniliği severim ama bazı özel şeylerin de sabit kalması güzel oluyor.
 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Oğuzhan Özyakup

 
Guti, Sergen, Fernandes gibi oyuncuları izlemek büyük zevk veriyor bana. Bu adamları özellikle çıplak gözle izlemek bir başka güzel. Seyirci geniş açıdan sahanın neresinde, kim boş görebiliyor ama bunu sahada gören, hatta seyircinin göremediğini gören birini izlemek heyecan verici. Guti, topu aldığında 60 metre öteye adrese teslim gönderdiğinde, ben de ruhumu teslim ediyordum her seferinde. Onun kıymetini bilemedik, Sergen’i çok daha uzun süre beyaz forma siyah şort ile izleyebilirdik, Fernandes’in yarını belli değil. En azından şimdilik tadını çıkaralım.
 
Bu kategoriye koyabileceğim bir başka oyuncu da Oğuzhan Özyakup. Oğuzhan’ı sahada görmek bile mutlu etmeye yeter. Üstelik bu yeteneğin henüz kariyerinin başında olduğunu bilmek daha da güzel. Oğuzhan’ın Beşiktaş  için önemi anlatmayla bitmez. Hazırlık paslarından, araya atılan öldürücü paslara; takımın dikine kaleye gitmesinden, oyunun sete dönüştürülmesine kadar özellikle hücum varyasyonlarında ona olan ihtiyacımız büyük. O da şu ana kadar bekleneni verdi. Hatta beklentilerimizi arttırdı.
 
Oğuzhan ligde, en iyi adam eksiltebilen oyunculardan biri. Kıvrak, bileği yumuşak ve topu kendinden çok da uzaklaştırmadan dribling yapıyor. Örneğin Gökhan Töre daha hızlı, daha çabuk ama Oğuzhan kadar kontrollü ilerlemiyor. Oğuzhan ilerlerken topun kontrolüne öncelik veriyor. Töre önceliği top kontrolü ve hız arasında paylaştırıyor. Fernandes ise kontrole fazla önem veriyor. Çalımladığını dönüp bir daha çalımlayabiliyor. Bunu Ozzy daha nadir yapıyor mesela. Bu özelliği takım için en faydalısı.

Bir başka ön plana çıkan özelliği ise ilerlerken arayı iyi görebilmesi. Örneğin Töre depara kalktığında, yanında bomba patlasa dönüp bakmaz. O, kafaya koyduğuna devam eder. Ancak Oğuzhan, ilerlerken çevresi de kontrol ediyor. Tam vuracak derken, koşu yoluna topu bırakıyor. Bir nevi topu koşturarak adam eksiltiyor.
 
Bugünkü Koya Torku maçında da yine sahnede o vardı. Takım onunla daha ritimli oynuyor. Olcay da, Töre de daha efektif olabiliyor. Almeida için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onu Cristiano bile ritimli hale getiremiyor maalesef. Hareketli oyunu seven kanatlar, onun pasları için alıcılar açık oynuyor. Bu da onları sahada kılıyor. Öte yandan Fernandes’in yükünü de alıyor. Oğuzhan olmadığında orta sahada kreatif adam azlığından yük Portekizlinin omuzlarına biniyor. Onun çalım tutkusu da takımı tembelleştiriyor biraz. Oğuzhan olduğunda, takım daha hızlı çıkıyor hücuma.
 
Motta fena sayılmaz ama daha çok hücuma katkı veren bir sağ bekimiz ve hareketli bir forvetimiz olsa Oğuzhan’ı daha çok konuşurduk.
 
Oğuzhan’ın takım içi diyaloğu da çok iyi. Takımda saygı ve sevgi duyulan biri. Arsenal sayesinde vizyonunun da geniş olduğunu düşünüyorum. Biliç de onun için bir başka şans. Kısacası şartlar onun gelişimi için uygun. Umarım gelişimini sürdürür.
 
Seni Beşiktaş formasıyla izlemek ne güzel… Yüzün hep gülsün çocuk...

12 Kasım 2013 Salı

Avrasya Maratonu'nda AKUT Sizin Hayat Nefesiniz!


“HER ADIM BİR NEFES”

17 Kasım 2013 tarihinde düzenlenecek olan Avrasya Maratonunda AKUT, Adım Adım Oluşumu ile birlikte, “HER ADIM BİR NEFES” sloganı ile koşuyor.

Sadece koşmayan, koşarken başkalarına da yardım etmeyi ilke edinmiş gönüllülerden oluşan Adım Adım, Türkiye’nin ilk yardımseverlik koşu grubudur.

AKUT, Arama Kurtarma Derneği, gönüllülük, karşılıksız yardımseverlik, insan hayatına değer vermek, dürüstlük ve güvenilirlik ilkeleri ile Türkiye’nin yanı sıra, dünyanın büyük afetlerinde de ülkemizi temsil etmiş ve Birleşmiş Milletler’in dünya afetleriyle mücadele gücüne dâhil edilerek Türkiye’nin Birleşmiş Milletler tarafından akredite edilmiş ilk ve tek, gönüllülerden oluşan arama kurtarma ekibi olmuştur. 1996 yılında kurulduğu günden bu yana gerçekleştirdiği 1.434 operasyonda, 1.812 insanın hayatını kurtarmıştır. Yaşamı kutsal ve en değerli olarak kabul eden AKUT gönüllüleri, aynı zamanda 111 operasyonda 225 hayvanın da kurtarılmasını sağlamıştır.

Doğal afetlerde, enkazda, doğada, karda, kışta, gece gündüz demeden zor durumda kalan herkese hatta tüm canlılara yardımcı olan AKUT, Adım Adım’la Avrasya Maratonu’na katılarak zor durumda kalan daha çok yaşama nefes aldırabilmek, daha fazla hayat kurtarabilmek için duyarlı vatandaşlarımızı bağış yapmaya davet ediyor.

“HER ADIM BİR NEFES” sloganı ile koşacak - yürüyecek olan gönüllüler, doğal afetler sonucu binlerce insanımızı yitirdiğimiz felaketlerde AKUT için destek oluşturacaklar. Elde edilecek bağışlar, arama ve kurtarma çalışmalarında kullanılan araçlar, tıbbi ve teknik malzeme gibi önemli operasyonel lojistik ihtiyaçların karşılanmasını sağlayacaktır.

Siz de, Adım Adım ile AKUT için “HER ADIM BİR NEFES” projesini destekleyin, nice hayatlar kurtarılmasına yardımcı olun, küçük bir destekle bir hayat da siz kurtarın...

Desteğin için gerekli banka hesap detayı:

Banka Havalesi:

AKUT Arama Kurtarma Derneği

Türkiye İş Bankası

Şube : Gayrettepe Şubesi (1080)
Hesap no : 801384
İban no : TR47 0006 4000 0011 0800 8013 84
Kredi Kartı : http://www.akut.org.tr/bagis-yap
Açıklama : AA/AdınızSoyadınız/BağışcıAdSoyadı

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Nice – Fransa 1.gün

 
Üzerinden uzun süre geçse de Nice anlatılmaya değer bir şehir. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Hem turistik tatil olsun, hem de deniz, kum, güneş diyorsanız adres Güney Fransa. Nice de listenin başında.

THY’nin bagajımı İstanbul’da unutmasını ve söz verdiği günden 1 gün sonra göndermesini bir kenara bırakırsak Fransa’nın ilk günü güzel başladı. Eylül sonu olmasına rağmen hava güzeldi. Ulaşım kolaydı ve her şey tatil için elverişliydi.

Place Massena’ya giden yol İstiklal Caddesi’nin az kalabalık olanıydı. Hoş, hemen hemen her şehir hikâyesinde İstiklal Caddesi’ne benzetilen bir yer olur. O olmazsa olmazdır. Ben de bu fırsatı boş geçmeyeyim.

Place Massena öyle aman aman bir meydan değil. Daha doğrusu, çok şehirde görebileceğimiz, sıradan bir günde bir anlamı olmayan bir meydan. Muhtemelen özel günlerde çok daha alımlı ve şaşaalıdır. Benim açımdan en güzel yanı meydanı çevreleyen binalar ve pencerelerdeki çiçeklerdi.

Çiçek demişken Nice’in çiçek pazarlarına da değinmemek olmaz. Rengârenk çiçeklerin süslediği pazardan çiçek olmasa da, tohum almamak olmaz. Olmaz dedim ama ben almadım mesela. Sonra alırım dedim, sonra da unuttum. Çiçek her yerde çiçek nasıl olsa diye de kendimi avuttum.

Pazarın önünden geçtikten sonra yine bir meydana çıkılıyor. Ben gördüğüm geniş yeri meydan diye nitelendirdim ama aslında meydan değil. Geniş bir alan diyelim. Orada Afrika kökenli kardeşlerimiz gönüllerince eğleniyorlardı. Zaten kapı gıcırtısı olsun onlara hemen dans etmeye, ritim tutmaya başlarlar. Çoğunun üstünde yerel kıyafetleri vardı ama belli ki günlük kıyafetin üstüne, şov olun diye giymişlerdi. O beyaz eteğin altında bildiğin kumaş pantolon, kösele ayakkabı vardı.

 
Kardeş türkülerini dinledikten sonra sahile indik. Promenade des Anglais sahil yolu muazzam bir yer. Plajın ucu bucağı görünmüyor. Hatta görebilmek için şatoya çıktık. Evet, biz de çıkarken “vay anasını, şatoya çıkıyoruz” dedik ama hiç de öyle filmlerdeki gibi şato falan değil, bildiğin park alanı. Göçmen kardeşlerin fazlalığı oluşturduğu park alanında annemi gördüm. Bir sürü annemin aynısı kadın vardı orada. Tek farkla, saklama kabındaki kısır değildi.

Parkta ne Pogba’lar, ne Kondogbia’lar yetişiyor. Ergen dersin ama çocuğun boyu maşallah 1.80, fizik desen fit. Saç modeli yaşını ele veriyor tabi. Kenarları 3’e vurulmuş, jilet atılmış, üst taraf horoz ibibiği. Hepsi öyle olduğu için birbirlerini hiç yadırgamıyorlar.

Şehirde dikkatimi çeken bir başka şey de kaktüsler. Bir ömür görmediğim kaktüsü orada gördüm. Daha 10 yıl kaktüs görmesem, bana mısın demem. Kaktüs suyu sevmez diyenin ağzına somuncu küreğiyle vururum artık. Yıllarca bizi yemişler. Nem değeri %99, suyun dibi kaktüs coşmuş. Hatta o kadar büyük kaktüsler vardı ki, “ bilmem kim was here” mealinde onlarca yazı vardı üstünde.

 
Neyse kaktüse karşı bir düşmanlığım yok. Hareketsiz canlıdan çekinmem. Ona bulaşmadıkça, o da sana bulaşmaz nasıl olsa. Ben şehre döneyim. Şehrin en güzel yanlarından biri de dükkânların tabelaları. Bizdeki gibi Pepsi’nin, içi florasanlı plastik tabelasına “Keklikçi Gıda” yazmamış adam. Kendi fontunu, kendi yazı stilini bulmuş karizmasıyla yürümüş. En tırt dükkân bile adam olmuş böylece.

 
Ve antin kuntin adamın seveceği pazar yeri. Pazar deyince hemen aklınıza meyve sebze geldiyse Türk’sünüz. Pazar demeyelim de kitapçı diyelim o zaman, devletine vergisini de ödüyorsa sahaf diyelim. Palais de Justice önündeki alanda yaklaşık 1 saat geçirmişizdir. Dön dolaş bir daha gez. Eski kitap bakmak kadar zevkli bir şey yoktur herhalde. Popüler bir kitap bulsam alacaktım ama bulamadım. Hatıra olsun diye de bilmediğim kitap almadım. Bir de ağırlık anlamında yük tabi. Yük alıyorsan, değecek bir şey alacaksın. Kitap değil ama resim ya da fotoğraf alacaktım ancak tam istediğim gibi bir şey bulamadım. Bu iyiymiş dediklerim de hep çok pahalıydı. En azından beğendiğim şeyin değerli olması, bu konuda zevkli olduğumu gösterir diyerek konuyu değiştiriyorum.

Turistik amaçlı bir yazı olduğu için gecelerine çok fazla yer vermeyeceğim. Ancak Nice özelinde konuşacak olursak, öyle aman aman bir gece hayatı yok. Hatta çoğu yer 12 olmadan kapanıyor. “Baba sen bulamamışsındır” derseniz hak veririm. Nice’in gece hayatını çok araştırmadan gittim, orada da çok fazla kasmadım.

Nice’in birinci günü böyleydi. İkinci gün modern sanatlara doydum. Bir de futbola. Onu da ikinci yazıya saklayalım.

Kediye, Civcive, Bebeğe Gülmüyorsan Aranan İnsansın!



Yavru kedi videolarını komik bulmuyor musunuz? Hapşıran panda videosu gördüğünüzde "Dislike" butonuna basanlardan mısınız? Beğeni seviyeniz yüksek mi? İzlediğiniz videoların izlenme oranlarından etkilenmeyip, dislike verebilir misiniz? Cevabınız evetse, Viplay'in Sahibi sizi arıyor olabilir.

Viplay'i yüksek zevklere hitap eden video içerikleriyle beslemek istediklerini söyleyen Viplay'in Sahibi, geçen hafta kısa bir film ile Viplay ekibinin başına geçecek bir kişiyi işe almak istediğini söyledi. Film çekimi sırasında eğitimli köpeklerini yanından ayırmayan iş adamı, çekim bittikten sonra prodüksiyon ekibine binayı terk etmeleri için 10 saniye tanıdı ve üzerlerine köpeklerini saldı :)



Alınacak kişiye rüya gibi bir teklif ve ayrıcalıklı bir hayat sunulacağından bahseden filmi izlemek ve başvurmak isteyenlere: http://bit.ly/16SrOaF

Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Moyes'un takımının geleceği


Sir Alex 20. Şampiyonluğu da alıp Manchester’ı zirvede bırakırken sorulan soru yerine kimin geleceğiydi. Yanına birini alarak, bir süre sonra ona emanet etmiyordu. Yerine yepyeni biri gelecekti. Belki onun sistemine benzer bir sistem ile devam edecek, belki de bambaşka bir oyun tarzı benimseyecekti.
Mourinho dedikoduları vardı ama Portekizli maymun iştahıyla klasik Manchester’a pek uygun bir hoca değildi. Aslında klasik Manchester dediğimizin de ne kadar klasik olduğunu bilmiyoruz. Sir olmasaydı, yine benzer şekilde uzun yıllar birileriyle çalışacak mıydı? Ya da o da diğerleri gibi başarı gelmediğinde yenisini mi deneyecekti. Bunu asla bilemeyeceğiz.
Sir giderken yerine, adı anılan bir başka isim de Moyes’du. İskoç oluşu, Everton’da yıllardır belirli bir çizgide takımı tutuşu ve EPL’nin en istikrarlı hocalarından oluşu onun adını ön plana çıkarıyordu. Manchester da kararını bundan yana kullandı. Alex’in yerine bir başka İskoç geliyordu.
David Moyes, istikrar ligi tanıma gibi iyi özelliklerin yanında bazı handikapları da barındırıyordu. Bunun da en önemlisi “winner” hoca değildi. Sir Alex geldiğinde “winner” mıydı? Evet. Aberdeen ile Avrupa Kupası kazanmış bir hocaydı ve CV’si bu bakımdan daha sağlamdı. Moyes, iyi hocaydı ama kupası yoktu. Manchester gibi şampiyonluğa ve kupaya alışık bir takım için büyük problemdi.
Moyes’un bu dezavantajı bugüne kadar göz önüne çok kere çıktı. Büyük maçlarda takım tutuk ve ligdeki konumu hiç de iyi değil. Henüz yargılamak için erken ama işler pek de iyi gitmiyor şu ana kadar.
Elindeki kadronun yeri 8. Sıra değil ama şunu da kabul etmek gerekir ki elindeki kadro şampiyonluk kadrosu da değil. Chelsea’nin de, City’nin de kadrosu daha iyi ve daha geniş. Burada da problem biraz Moyes’dan kaynaklanıyor. Sene başında şu çok açık ve netti ki Manchester’ın kadrosunu şampiyon yapan hocaydı. Eldeki kadro geçen sene de City’nin kadrosunun altındaydı ama Sir Alex etkisiyle oyuncular bir üst sınıf oyuncusu gibi oynuyordu. City’de kadro yüzü göremeyecek adam Welbeck çok maçta ilk 11 çıktı ve milli takıma kadar yükseldi. Cleverley,  kadar da yetenekli bir adam değil açıkçası. Shelvey ile birebir kıyasladığında daha iyi diyemem ama Sir Alex ile birlikte çok daha iyi oluyordu. Smalling, Evans gibi isimler rakiplerde yedeğe giremez ama ManU’da çok maç oynuyordu. Sir Alex bu oyuncuları sisteme iyi adapte ediyor, diğerlerini de parlatıyordu. Moyes bunu yapamayacaktı ve transfer gerekiyordu.

Thiago transferinin bitirilememesi, Fabregas’la fazla zaman kaybedilmesi, Herrera’nın alınamaması ve son dakikada gelen Fellaini. Oortasahaya takılınca ağ bekin unutulması. Stoper, sağ bek ve orta saha ihtiyacından sadece orta sahaya transfer yapıldı ve yetersizdi. Hoca Alex Ferguson olsa yeterliydi ama Moyes için yetersizdi. Bu da daha ilk 9 haftada kendini gösterdi. Aynı takım ama takım oynamıyor. Geçen sene baskı kuran ve bir şekilde kazanan Manchester kazanmakta zorlanıyor.
Bugünkü anlayışla devam edilirse ilk 4 hayal olarak kalır. En azından devre arası transferine ihtiyaç var. Kanatlar şu an boş. Janujaz bile geldiğinde farkediyor ki adı olan ama kendi olmayan Nani ve istikrarsız Ashley Young’a teslim edilmiş durumda. Stopere adam şart, zira Vidiç de Ferdinand da artık kolay sakatlanıyor ve ikisinin sürekli oynaması büyük şans olur. Rafael adapte edilemeyecekse sağ bek de şart. Phil Jones ne savunması ne de hücumu sağ beke uygun adam. Zaten sakar bir oyuncu ve bir de hızlı adamların önüne atıldığında rakip için maden oluyor orası.
Manchester’in ilk 4’e girmesi başarı değil ama önümüzdeki yılı düzgün planlayabilmek için ilk 4 şart. Hoca için 6 yıl sabredileceğini sanmıyorum. Sabredilmezse de bundan sonraki performansına bağlı olarak yıl sonu yollar ayrılabilir. Bunu konuşmak için erken ama ihtimal dışı değil.

 

26 Ekim 2013 Cumartesi

Akhisar 3-3 Beşiktaş


Akhisar Belediye bu ligin heyecan veren takımlarından biri. Bu anlamda ligde olmaları çok güzel. İngiltere'nin lokal takımlarına bu kadar imrendiğimiz şu günlerde, Akhisar gibi seyircisi az ama özel, takımı kendine has bir kimliğe sahip, hocası farklı bir takımı ligimizde izlemek hoş.

Akhisar iyi hücum hattı, görece daha zayıf savunması olan bir takım. İlerideki Bruno ve Niasse, ortada Bilal ile iyi hücumu var ama savunması için aynı şeyleri söylemek zor.

Beşiktaş ise geçen yıla göre savunmayı toparlamış, kaleyi emin ellere teslim etmiş ama sezon başındaki formundan uzak görüntüde. Oğuzhan, Atiba ve Biliç haftalar sonra dönmüş ve galibiyete ihtiyacı olan bir takım.

Oğuzhan'ın dönüşü orta alanda top yapan iki oyuncu olması açısından kritikti ve genç oyuncu bunu döndüğü ilk maçta hissettirdi. Beşiktaş, özellikle geçen haftaya nazaran oyuna daha iyi hükmetti. Oyunun büyük bölümünde topun sahibiydi. Siyah beyazlılar için tehlike kontralardı, üstelik iki hızlı olmayan stoperin oynadığı günde.

Oğuzhan'ın golü ve sonrasındaki baskılı oyunu izleyip, televizyonu kapatan birine maçın 3-3 bittiğini anlatamazsınız. İkna edemezsiniz. Almeida'nın karşı karşıya kaçırdığı pozisyonda Beşiktaşlılar hep bir ağızdan "bunu aramayalım" demiştir ama ne yazık ki arandı.

Her şey yolundayken oyuna giren Kenan ile birlikte Akhisar tehlikeli gelmeye başladı. Bu 15 dakikalık tehlikeli oyuna da 3 gol sığdırdılar. Bilal, Kenan ve Bruno'nun güzel oyunu 3 gol koydu cebe. Kenan'ın bu formundan sonra, Beşiktaş'ın altyapı koordinatörlerinin kulağı bir iki çınlamıştır muhakkak. 3,5 pozisyondan 3 gol çıkaran Akhisar ilk yarıyı böyle kapatayım derdine düşmüşken Oğuzhan Kartal'ı tekrar umutlandırdı.

İlk yarı 3-2 bitmesine rağmen Beşiktaş kazanabilirdi. Akhisar'ın "kazanabilirim" içgüdüsü aslında Beşiktaş'ın ekmeğine yağ sürüyordu. İkinci yarı yine açık oynuyordu iki takım da. Beşiktaş baskıyı kurdu ve golü buldu. Golden sonra da çok pozisyon buldu ama atamadı. 70'e kadar atsaydı maç bambaşka olurdu. Zira 70'e kadar Akhisar kazanacağına inanarak çıkıyordu ve savunmada derin boşluklar bırakıyordu. 70'ten sonra en az 1 puan alayım oyununa döndüler ve savunmayı sıkı tuttular.

Bu süreçte Beşiktaş'ta Frei, Atiba ve Pektemek oyuna girdi. Frei için zor maçtı ve yorum yapılabilecek bir performans göstermedi. İyi ya da kötü demek için erken, öngörü için de yeteri kadar oynamadı. Pektemek ise Almeida çıkarken, girmesin dediğim tek isimdi. Kapalı savunma karşısında zoru denemeyi seven ve sıkışık maçı iyice sıkıştıran adam. Sakatlıklar onu çok etkiledi ve kendini ispat sürecinde. Kendini yeteneğiyle değil de, basit oyunuyla ispatlamaya çalışsa daha iyi olacak.

Atılan 3 gol şaşırtıcı değil açıkçası. Beşiktaş'ın Akhisar'a 3 gol atması normal. Sıkıntı yenilen 3 golde. Savunmayı savunmak imkansız. Tolga, ekstra çalışmadı. Yediği gollerin hiç biri "bu gol yenir mi?" golü değil, belki 3. gol için bunu diyebiliriz ama Tolga bizi bunları kurtarmaya alıştırınca burun kıvırıyor taraftar. Savunma dörtlüsü ise bugün vasattı. Yediğimiz ilk 2 golde savunmanın arasına kaçan adam vardı. Beşiktaş savunması bu hatayı yapmamalı. Bir takım gol yiyorsa elbette tüm takım sorumludur bundan ama bu sefer problemin büyüğü savunmadaydı.

İleride her şey güllük gülistanlık mı peki? Töre'de ciddi düşüş var, Olcay zaten geçen yılki Olcay'dan uzak. Almeida takıma oturmuyor. Ömer ya da Eneramo daha fazla şans bulmalı.

Son olarak dakika 87'de oyuna gören Mehmet Akyüz'ü gördüm. Almeida'ya, Töre'ye, Olcay'a kucak açtım.

25 Ekim 2013 Cuma

Spora giden yol, Tchibo'dan geçer


Tchibo her hafta yenilenen temaları, modayı kaliteyle bütünleştiren ürünleri ve lezzetli kahveleriyle sevdiğimiz markalardan biri. Peki Tchibo’nun hikayesi nasıl başladı?

Önce kısa bir özet geçelim. 1949 yılında Max Herz ve Carl Tchilling posta yoluyla kahve satma fikriyle çıktı yola. Kahve yanında kahve kaşığı gibi küçük hediyeler yolluyorlardı aynı zamanda. Bu küçük hediyeler mevzuat gereği yollanamayınca onlar da düşük bir ücret karşılığı bu ürünleri satmaya başladı ve gıda dışı sektöre girişin ilk tohumları atılmış oldu. Tchibo, kahve satışlarına devam ederken 1973 yılında farklı konseptlerde gıda dışı ürünleri mağazalarında satmaya başladı ve dünyada eşi benzeri olmayan bu yeni iş modeliyle büyük başarı yakaladı. Hepimizi cezbeden ve her hafta yenilenen Tchibo ürünleri hayatımıza girdi böylelikle.


Bir Tchibo mağazasına girdiğinizde sizi karşılayan harika bir kahve kokusu duyuyorsunuz. Ürünlere bakmak için sabırsızlansanız bile kahve standının önünden güç bela ayrılıyor ve ürünlere doğru yöneliyorsunuz. Ürünlerin birçoğu yıllardır arayıp da bulamadığınız türden, hayat kolaylaştıran, doğayla dost ürünler. Örneğin geçen haftalarda satışta olan telsiz zımba. Bu zımba, diğerlerinden farklı olarak kağıtları katlayarak zımbalıyor ve hem elinize batan zımbalardan sizi kurtarıyor hem de doğaya daha az zarar veriyor. Tchibo ürünlerinin kalitesi, alanında uzman kişiler tarafından çok sıkı ve acımasız testlerden geçiyor ve sadece testi geçebilenler satışa sunuluyor. Bunun dışında tüketicilerin kendi evlerinde yaptıkları acımasız testlerden de başarıyla geçmiş bu ürün. Tchibo ürünlerinin kalitesine bir kez daha inanmış oldum böylece.

Gelelim Tchibo’nun bu haftaki temasına; Spora Gidiyoruz. Eğer “Bu havada da spor yapılmaz ki canım!” diyenlerdenseniz, bahanelerinizi bir kenara bırakın çünkü “Spora Gidiyoruz” temasında her hava koşulunda spor yapmanız için size gerekecek birbirinden farklı, şık ve uygun fiyatlı ürünler var. DryActive Plus malzeme ürünler, terin üstünüzde kurumasını engelleyecek, ecorepel® malzeme ise yağmurda koşarken sizi su damlalarından koruyacak. En doğru koşu ayakkabıları ve aksesuarlar ile de setinizi tamamlarsanız, yağmur çamur demeden koşmaya hazırsınız!

Spora Gidiyoruz temasındaki tüm ürünler birbirinden güzel ama içlerinden seçerek birkaçına daha geniş yer verelim. Konu spor olunca en önemlisi ayakkabı oluyor. Tchibo’nun bu temadaki Koşu Ayakkabısı, topuk ve bunyon bölgesindeki baskı elemetiyle son derece rahat ve hava geçiren filtreli yapısıyla da ayağınızı terletmiyor. Kadın ve erkek için iki farklı seçeneği bulunan ayakkabı aynı zamanda çok da şık ve hiçbir yerde bulamayacağınız kadar kaliteli ve uygun fiyatlı. Ayakkabınızı aldınız ve koşmaya başladınız diyelim, nabzınızı kim ölçecek? Tchibo bu ayrıntıyı atlamamış ve temaya Nabız Ölçer Saat de eklemiş. Bu saat kalp frekansınızı, koştuğunuz mesafeyi, ortalama hızınızı ve yaktığınız kaloriyi adım adım ölçüyor ve parmak dokunuşunuzla nabzınızı ölçüyor. Üstelik su geçirmiyor. Spor yaparken en önemli ama genelde atlanan ayrıntılardan biri iç çamaşırı. Özellikle de kadınlar için. Bu temada bulabileceğiniz Spor Büstiyeriyle spor yaparken çok daha rahat hareket edebileceksiniz. Tamamen dikişsiz ve yumuşak olan bu ürün, hava geçiren yapısıyla sizi rahat ettirecek.

Spora Gidiyoruz temasında bunlardan başka birçok ürün daha bulunuyor. Daha ayrıntılı incelemek için Tchibo.com.tr’ye tıklayıp, keşfe başlayabilirsiniz. Aynı zamanda 444 28 26 numaralı Telefonla Sipariş Hattı’ndan da alışveriş yapabilirsiniz. Şöyle keyifli bir alışveriş yapıp, sonrasında da kahveyle yorgunluk atmak isteyenleri, çalışanlarının yüzünden gülümseme eksik olmayan Tchibo mağazalarına davet ediyor ve ekliyorum yeni temalardan herkesten önce haberdar olmak için Tchibo Facebook (https://www.facebook.com/tchiboturkiye) sayfasını beğenebilirsiniz. Keyifli alışverişler!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Top yapamayan ayaklar / BJK 0-0 Çaykur Rize

 
Lige iyi başlayan Beşiktaş, iki haftalık bocalamanın ardından geçen hafta Eskişehir'i deplasmanda yenmiş ve tekrar toparlanma eğilimi göstermişti. Geçen haftaki oyun son haftaların gidişatının ilerleme göstermediğine, skor ise ilerlemeye işaretti. Bu haftaki futbol ve skor ilk 4 haftanın Beşiktaş'ının gerisindeydi.
 
Atiba, Sivok ve Oğuzhan'ın eksikliğinin hissedilmesinin beklendiği ama temennilerin hissedilmemesi yönünde olduğu bir maçtı. Ersan savunmasıyla Sivok'u aratmadı ama hem Ozzy, hem de Atiba sahada her an arandı.
 
Ligde 3-4 maç dışında çift önlibero kullanmaya gerek yok. Çift önlibero demek, eğer önliberolar Melo, Meireles, Alper Potuk değilse gereksiz. O kadar savunmacı takıma gerek yok. Önemli olan savunmayı iyi yapmak değil, topa hükmeden takım olmak. Bunu da Veli ve Necip birlikteliğiye sağlamak mümkün değil. Veli, görece daha iyi. Üçlü ortasahanın en gerisindeki isim olabilir. Orijinal mevkii bu değildi belki ama o bölgeye oturdu. Az top kaybeden, zoru pek denemeyen, sertliğiyle takımı güçlü tutan biri. Ara ara da içine Xavi kaçıyor, o da ekstraları.
 
Necip ise Veli'ye nazaran vasat. Savunması iyi ama sıfır hücum katkısı. Zayıf, çelimsiz hali 2 yıl önceki gibi. ManU'da Rafael her sene omzunu 5 santim genişletirken Necip yerinde saydı. İki yıl öncesinden kötü değil ama iyi de değil. Bu haliyle en fazla altyapı statüsüyle takımda kalır. Kendini gleiştirmeli. Özellikle hücuma katkı sağlamalı. Şutları da zayıf, pasları da güçsüz.
 
Üç ortasahanın ikisi kreatiflikten uzak olunca takım da kreatiflikten uzak kalıyor. Hücumda geçen yılı aratan Olcay ve istikrarsız Almeida. Takımın verimli hocum yapmasını beklemek hayal oluyor. Topu yarı sahaya hapsetmesini beklemek yersiz oluyor.
 
Olcay maç içi futboluyla geçen yıldan çok farklı değil belki ama gol atan Olcay'ın gol atmayan hali hoşa gitmiyor. İkinci forvet gibi içeri giren ve gol yükünü omuzlanan adam, geçen seneden uzakta. Almeida ise geçen seneki istikrarsızlığıyla sahada. İyi başladığında yüz güldüren ama ötü başladığında da toparlanamayan adam bugün yine kayıplardaydı. Eneramo'yu gözler aradı. Çok iyi olduğundan değil ya, eldekinden iyi olduğundan. Antrenmanlardaki performanslarından bağımsız söylemek gerekirse, Almeida ismiyle sahada.
 
Hücumdaki 3 adamdan ikisine burun kıvırıyoruz. Diğeri ise aman aman değil. Yetenekli olmasına yetenekli ama gereksiz çalımları skor avantajı takımda değilken göze batıyor. Töre'nin bu huyundan bir an önce vazgeçmesi lazım.
 
Eleştirilen adamların yerine girenler ise tam hayal kırıklığı. Dentinho için söylenecek şey: "Mehmet Akyüz'ün Brezilyalı olanı". Pektemek ise mükemmelliyetçiliğinden bir an önce vazgeçsin. Çalım atabildiğini ispatlamak zorunda değil. O, bunda ısrar ettikçe kaybediyor. Umarım farkındadır.
 
Biliç'in cezasının son maçıydı. Onun saha kenarında olması kritik. Motive ve enerjisini takıma da yansıtıyor. Gelecek hafta umarım Atiba ya da Oğuzhan'dan en az biri dönmüş olur. Olmadı Muhammed dönsün. Ayağı düzgün adama ihtiyaç var.
 
Fenerbahçe'nin son saniyede kazandığı haftada 2 puan bırakmak ise ayrıca kötü.

9 Ekim 2013 Çarşamba

Olcay Şahan ile 7 Hafta

 
Son dönemlerde Olcay Şahan formsuzluğu sebebiyle biraz eleştiriliyor. Eleştirinin dozunun yüksek olmaması da Olcay'ın geçen seneki performansı sayesinde. Gurbetçi oyuncu geçtiğimiz yıl gösterdiği beklenmedik performans sonrası eleştirilirken de torpilli eleştiriliyor.

Beşiktaş takımı Olcay'dan ne bekliyor ve Olcay ne verebiliyor? Biraz bunu sorgulamak lazım. Olcay asist yapsın isteniyor, Olcay gol atsın isteniyor. Bunlar taraftarın kesinlikle isteyeceği şeyler elbette. Bunların yanında Olcay savunmaya yardım etsin. Top kazansın da isteniyor. Bu Almeida'dan beklenmeyen bir şey ama Olcay'ı Olcay yapan şey olduğu için onun değerlendirirken önem kazanıyor. Olcay isabetli orta açsın, iyi şut yüzdesine, iyi pas yüzdesine sahip olsun isteniyor. Peki Olcay bunları verebiliyor mu?

Bu sezon ligde oynanan tüm maçlara ilk 11 başlayan Olcay 546 dakika sahada kalmış. Bu süre boyunca da 1 gol, 2 de asisti var. Pas yüzdesi %80 civarında ve bu da takım ortalamasını altında olduğu gibi, takımın da zayıflarından. Ondan daha düşük yüzde ile oynayan 3 oyuncu var. Töre, Almeida ve Frei. Kerim'i tek maçla değerlendirmek doğru olmaz. O yüzden onu listeden çıkarabiliriz.

Olcay'ın pas yüzdesinin düşüklüğünün yanında, Olcay'a atılan toplarda da sıkıntı var. Takımda topla buluşturulması zor oyunculardan biri de Olcay. Olcay'ın altındaki isimler ise forvet hattının neredeyse tüm elemanları. Burada, haksızlık olmaması açısından şunu belirtmekte fayda var. Savunma oyuncularının pas yüzdelerinin ve topla buluşma yüzdelerinin yüksek olması doğal. Zira onlar daha az baskılı bölgede oynuyor ve hücum oyuncuları kalabalık savunmalar arasında mücadele ediyor.

Olcay takımın en çok orta yapan oyuncusu. 7 maçta 4 isabetli ortası var. Rakam düşük ama takımın en iyisi. Ortalaması ise %36. Töre'den sonra en iyi ortalama. Bu bakımdan Olcay fena görünmüyor. Tabi, Töre ve Olcay dışında o bölgede bir oyuncunun oynamaması, karşılaştırmak açısından elimizi zayıf tutuyor.

 
Takımın en çok isabetli şut çeken oyuncusu yine Olcay. Burada liderliği Almeida ile paylaşıyor. İkiliyi Fernandes ve Töre izliyor. Olcay'ın şut isabet yüzdesi de fena sayılmaz. %60 takım ortalamasının üzerinde bir değer.

Savunmaya dair bir istatistik olan top çalmada Olcay pek iyi sayılmaz. Atiba ve Sivok maç başı ortalama 18 top çalma ile lider. Olcay ise 7 top çalma ile oynuyor. Karşılaştırma açısından bilgi vermek gerekirse. Fernandes 6, Oğuzhan ve Töre 7, Almeida 5. Saydığım isimler savunma özelliği ile ön plana çıkmıyor ama Olcay'dan çok da aşağıda değil. Kısacası Olcay'ın savunma istatistiği fena değil ama beklenen Olcay performansının altında.

Topa sahip olduğu net süreye baktığımızda da Olcay'ın topla çok oynadığını söyleyemeyiz. Maç başı ortalama 108 saniye top ile oynayan Olcay'ı altında top tekniği zayıf olan oyuncular var. Üzerinde ise Atiba, Fernandesi Oğuzhan ve Töre gibi isimler var. Benzer mevkiilerdekilerle kıyaslandığında Olcay'ın topu pek sevdiği söylenemez.

Olcay'ın tek tek maç istatistiklerine baktığımızda net bir iyileşme ya da düşüş göremiyoruz. İnişli çıkışlı bir grafik sergilemiş ve geçen senenin sürekliliğinden biraz uzak.

Özetle beklenen savunma performansının altında kalmış ancak hücum olarak takımın iyilerinden. Devamlılığı ise biraz zayıf. İnişli çıkışlı bir grafik seyrediyor.